Cuma, Temmuz 10, 2009

Terminatör: Kurtuluş / Terminator: Salvation

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 15:49:00 0 yorum
Kalbin sesiyle ikinci şans
Sinema kariyerine Roger Corman filmi “Battle Beyond the Stars”ın set tasarımcısı olarak başlayan, 1981’de “Piranha 2” ile ilk uzun metrajını çeken James Cameron, “alevlerin içerisinden çıkıp gelen çelikten yapılmış parlak, iri bir insan iskeleti” görüntüsünden yola çıkarak başladı her şey. İnsanoğlunun uzak bir gelecekte teknoloji ile savaşını anlatan Terminatör için başta düşündüğü, daha da uzak bir gelecek olsa da parasızlık yüzünden hikayesini yakın zamana ayarlı kurmuştu. Uzun süre Arnold Schwarzenegger’i bekledi ve 1984’te başladı öykü. Dönemi için şaşırtıcı olan film beklenen başarıyı kazandı. Cameron’un arada “Aliens” ve “The Abyss” ile kendini kanıtlaması devam filminin daha büyük bütçeyle ve son teknoloji kullanılarak yapılması için kapı açmıştı. 1991’de “Terminator: Judgement Day” çıkageldi ve anında hit film oldu. İlkinden çok daha iyi bir film olmasının yanı sıra, yeni akışkan robotu, ilk filmin kötüsünün insanın yanında yer alması ile, John Connor’u perdeye taşımasıyla yıla müthiş bir iz bırakmakla kalmadı, serinin rotasını da genişletti. James Cameron ve Linda Hamilton’un yokluğunda gelen üçüncü film ise kimseye beğendirememişti kendini. Dişi terminatörle tanışmamız dışında bir heyecan yaratamayan filmle serinin üçleme halini alması, hala kullanılacak malzeme olması yeni filmlerin habercisiyken “üçten önce ikiden sonra” sloganıyla dizide devreye girdi. İki sezon boyunca, heyecanla takip edilen dizi, aradaki boşlukları doldurması ve de özellikle alttan alta insan ile robot arasındaki aşkı işlemesiyle seriye de yeni bir soluk getirmişti.


2003’de Makinelerin Yükselişi’nin ardından, üçleme tamamlanmış görünse de çalışmalar başladı. Yeni bir üçlemenin gündemde olduğu söylentileri de bolca yayıldı. Günümüze kadar yaşanan gelişmelerin içerisinde en gözle görünür olan senaryo konusu oldu hiç kuşkusuz. 2018’de mahşer gününün sonrasında geçecek bir film için birçok isim senaryo yazdı. Ki bunların arasında Paul Haggis’de mevcut. Sonunda ancak filmin çekimlerine son anda yetişebilen ve altı kişinin imzası bulunan bir senaryo çıkabildi ortaya. Üstelik karakterlerin yaratımı konusunda hala sorunlar içeren bir metin vardı elde ve bu sorunu çözmek için Nolan kardeşlerden yardım alındı set süresi boyunca. Bunca uğraşılan projeye Yönetmen olarak McG seçildi. McG’de Cameron’u ziyaret edip el aldı serisinin yaratıcısından. Özellikle çekim süresi sancılı film, sonunda karşımızda, hem de yeni bir üçlemenin habercisi olarak.

Terminatör 4, 2018 yılında mahşer günü sonrasında geçiyor ve kıyamet sonrası Amerika’yı resmediyor her şeyden önce. Sarı tonlarla ve genellikle geniş ve engin planlarla atmosferini yaratıyor. McG’nin David Lean filmlerine benzemesini istediği gelen bilgiler arasında. Bu konuda başarılı olduğu söylenebilir. Atmosfer yaratımı hayli başarılı… Artık alıştığımız efektlerle çırılçıplak birinin zamanda yolculuk sonunda karşımıza çıkmasına rastlamadığımız film, ilk önce ikinci baş karakterini tanıtarak başlıyor. Hikayenin robotlarla insanlar arasındaki mücadelesini daha fazla işlemek için ön plana çıkardığı Marcus, idam edilmiş bir suçlu. Ama yıllar sonra Skynet’in imha edilen mekanlarından birinde ortaya çıkıyor ve hikayeye katılıyor.

John Connor’un telsiz konuşmalarında belirttiği üzere “Bunu dinliyorsanız, direniş mensubusunuz demektir” cümleleriyle sonun başlangıcında herkesin yeri de çizilmiş oluyor. Sürekli aksiyonun ortasında hikayeye pek verilmediği gerçeği sürekli göze çarpanlardan. Herkesin yeri zaten belli, herkes hikayeyi ana hatlarıyla biliyor zaten diye düşünülmüş olacak ki, karakterlerle de olaylarla da pek fazla uğraşmıyor film. Aksiyonunu kullanıyor sürekli. Birşeyler söylemeye kalktığında ise çok basit ve komik yerlere temas ediyor. Artık kabak tadı veren “Kalbinin sesini dinle” ve “Herkes ikinci bir şansı hak eder” cümleleri fazla ağdalı ve geçiştirme cümleleri. Bir yandan da serinin bunca metnine ihanet gibi… Sarah Connor’un oğluna dinleyip gerçekleri öğrenmesi için doldurduğu kasetlerde olur da ikilemde kalırsan kalbinin sesini dinle o sana doğru yolu gösterir düsturu vermesi doğal ama sık sık tekrarlanması, hatta Marcus’un her şeyi metal olsa bile kalbi sayesinde hala insan kalabilmesi vurgusu biraz fazla göze batıyor. Bu derece üzerine düşülmese daha iyi olurdu sanki.

Bir diğer noktada ilk iki filmde tadından yenmeyen terminatör - connor kovalamacasının neredeyse hiç olmaması. Kötünün yenilenmiş halleriyle karşımıza gelmesine alıştıktan sonra bu kez karakteri olmayan sıradan makineleri görmek fazla yavan kaçıyor. Dişi terminatör sonrası komik suratlı makineler görmek hayli şaşırtıcı. Bir nevi insanın karşısında rakip olmaması durumu fazlaca sırıtıyor. Filmin merkezine bu mücadele yerine ajanlık teması giriyor Marcus karakteri üzerinden. Onunda akıbetinin tuhaf açıklamalarla, inandırıcı olmayan sözlerle bir kadının Blair’in ellerinden olması senaryonun olmamışlığının göstergelerinden… Film öykü anlatmaya, bir mesaj verdiğinde sürekli tökezlerken, iş aksiyona geldiğinde tüm bu hataları örtecek kadar başarılı. Gerek yarattığı atmosfer, gerek sahnelerin çekim açıları ile gerçekten orda olmanızı sağlıyor.

İkinci filmin şarkısı ile finalde karşılaşacağınız tatlı sürpriz dışında önceki filmlere pek el sallamayan yeni üçlemenin ilk adımı, Connor’un nasıl direniş lideri olduğunu Skynet’i neyin korkuttuğunu öğrenmeye bir adım daha yaklaştırıyor bizi. Marcus karakterinin başarılı görevi ile bir şeyler değişebilecekken metni doldurmak yerine, nabza şerbet sahneler verilmesi de görmezden gelinemeyecek anlardan. Kafasındaki çipi kırıp atmak, ben insanım çığlığı, arada kalırsan kalbinin sesini dinle sloganını dolduracağına, bayağılaştırıyor adeta. Sonrasında gelen herkesin ikinci bir şansı hak ettiği cümlesi de zaten şu sıralar çok sık karşımıza geliyor.

Tipik büyük gişe filmi olan filmin, oyuncu kadrosu da başarılı görünüyor ama Connor dışında pek fazla ağrılık verilmemesi sebebiyle figürandan yukarı çıkmıyorlar gibi. Afişinde görüldüğü üzere iki karakterinin dışında pek bir derdi yok filmi. Hamile eş Kate başta olmak üzere hiçbir karakter işlenmemiş, kadraja girmek dışında bir işlevleri olması düşünülmemiş. Aksiyonuna gösterdiği özeni hikayesine göstermeyen film olarak görünüyor Terminatör: Kurtuluş…

McG’nin ısrarla ikna ettiği Christian Bale ise bence yanlış seçim John Connor rolü için. Zaten Batman olmuş bir isme yeni bir seri için başrol vermek hata. Ayrıca rol için biraz yaşlı kaçtığı, özellikle de Kate’le aralarında hiç uymayan bir kimya olduğu da net görünüyor. Bale pek inandırıcı görünmüyor Connor rolünde. Özellikle serinin birçok yıldız yarattığı düşünülürse bu kez ortada böyle bir durum olmadığı da bir gerçek… Kate’in bu kadar sönük kalmasını anlamak zor. Connor ve Marcus dışında karakter olmaması, Kyle Reese’in de tipik bir ezik gibi çizilmesi pek hoş olmuyor.

Marcus konusundaki gerçeklerin ikinci yarının hemen başında anlatılması da yanlış seçimlerden biri. Mevcut karşılaşmaya saklansa ve daha derli toplu, nedenleriyle açıklansa daha iyi olacakken, Marcus akıbeti bir parça muamma olarak kalıyor. Skynet’in insanı yenemeyeceğine dair tek umudumuz kalbimiz ve aklımız nihayetinde. Olurda aklımız yanlış karar verirse, ikinci bir şansımız olmadı kalbimizin sesi var. Yanlış da yapsak kazanırız yani…Yeni bir üçlemenin startını veren “T4: Kurtuluş” hikayesindeki boşluklarına ve yavanlıklarına rağmen, aksiyonuyla yaşanması gereken sinema deneyimi sunuyor… Hikayesine fazla kafa yormadan, kendinizi aksiyonun akışına bırakıp keyif almak en güzeli….

Blindness - Körlük

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 15:38:00 0 yorum
Kör medeniyet salgını

1998’de Nobel Edebiyat Ödülü ile taçlanan yazar Jose Saramago, “Körlük” adlı romanı ile eşsiz bir toplum eleştirisine soyunmuştu. Bunda başarılı olduğu tartışılmayan yazarın, birdenbire başlayan körlük salgınında bir doktor ve gören ama bunu kimseye çaktırmayan karısı eşliğinde anlattığı roman başından sonunda toplum eleştirileri ile dolu idi… Neden başladığı belli olmayan bir salgın sonrası insanların yeniden tarih öncesi çağlarına dönmesini, aralarındaki iletişimsizliği, saldırganlığı ve yitirdiği tüm değerleri anlatan Saramago aynı zamanda bizi insan yapan değerleri sorgulatıyordu bolca.


Saramago’nun yayınlandığı andan itibaren çok satan ve tartışılan romanı sonunda beyazperde de izleyici karşısında. Hem de 2002’de Brezilya’da sokak çocuklarının “Tanrıkent”ini gözlerimizin önüne serip, Oscar adaylıkları ve birçok ödül ile dikkatleri üzerine çeken Fernando Meirelles’in yönetmenliğinde. Meirelles Tanrıkent sonrası, 2005’te bu kez “Arka Bahçe” ile usta yönetmenler hanesine ismini kazımış, başrol oyuncusuna Oscar’ı kucaklatmıştı. Senaryo ise özellikle 1988’de “Last Night” ile yılın en iyi filmlerinden birine imza atan Don McKellar’a ait.


Gelelim filme; Öncelikle söz konusu roman uyarlaması olduğunda neye göre değerlendirmek gerektiği biraz karışık bir hal alıyor. Romanı okumuş olma durumuna göre durum farklı algılanabiliyor. Burada da aynı durum söz konusu… Bir solukta biten bir başyapıttan, iyi bir film çıkarmanın hayli zor olduğu da aşikar. Romanda yaratılan dünya okurun gözünde hiçbir şeye benzemiyorken, filmde kurulan dünyanın akıllara birçok benzer atmosferi hatırlatması da doğal. Bu tip ayrıntıları yada temel noktaları nasıl değerlendirmeli sorusunu yanıtlamak ise hayli zor. Meirelles’in yarattığı filmin, romanı okumuş biri olarak sınıfta kaldığını belirteyim ilk önce. Romanda yaşadığım soluksuz tempo ve elden bırakamama duygusunu hiç yaşamadığımı, sinemada sıkıntıdan patladığımı, artık bitsin sıkıntısını yaşadığımı da ekleyeyim. Tüm bunların dışında romandan alakasız bir film çerçevesinde filmi değerlendirmeli birazda…


Bir adamın yeşil ışık yandığı anda kör olmasıyla başlıyor film, romana bağlı kalarak. Birbirini etkileyerek bir grup insanın körleşiyor. O adamın etkileşimde bulunduğu herkes körleşiyor ve salgın iyice yaygınlaşıyor. Meirelles durumu destekleme adına perdeyi beyaza boyuyor. İlk anlarda hayli güzel bir sinematografi olsa da bunu sık sık tekrarlaması bir parça bezdiriyor.

Göz doktoru ile karısına odaklanıyor her şey hemen sonrasında. Salgının sebebi anlaşılamayınca, malum hastaları bir yere kapatmak ilk anda korunma çözümü oluyor. Körlerin toplanıp bir yere hapsedilip kaderlerine terk edilmesi söz konusu kısacası. Doktorun kör olup karısının olmaması ise her şeyin dönüm noktası… Doktorun karısı eşinin yanında gidemeyeceğini anlayınca, bende kör oldum diyor. Bu yalan hem her şeyi gören bir gözden anlatma fırsatı sunuyor, hem de koşulsuz olarak özdeşleşme fırsatını… Julianne Moore’un enfes oyunculuğu ile daha fazla içe işleyen doktorun karısı, görmeyenlere yardım eden ama daha çok aslında neleri görmediğimizi, neleri görmezden geldiğimizi temsil ediyor. Doktor rolünde Mark Ruffalo’da başarılı ama çift olarak pek örtüşmediklerini, özellikle de Moore’un yaşı yüzünden pek inandırıcı bir çift olamadıklarını belirtmekte fayda var. Ruffalo için biraz yaşlı kaçıyor Moore…

Tüm körler bir yere atılıp, hapsedilince bir anlamda insanlığın ilk doğuş aşamaları başlıyor. Önce birey olarak geliyorlar ama sonrasında bir odaya dolayısıyla topluma dahil oluyorlar. Aralarında bir temsilci seçiyorlar. Yaşamlarını kolaylaştıracak çözümler üretiyorlar. Küçük bir topluluk oluşturmaları sonrasında, yeni topluluklar ekleniyor ve yeni bir aşamaya geçiyorlar. İki farklı toplumun farklılıklarına bağlı olarak çatışması ile toplum eleştirileri de artıyor, film ve dolayısıyla roman tüm mesajını vermeye başlamış oluyor. Yemek için kavga etmek ve bu uğurda neler feda edilebilir sorgulaması yapılıyor uzun süreler boyunca.

Tek tek, sahne sahne incelebilecek ve har anına bir sürü şey yazılabilecek filmin genel bir değerlendirmesini yapmalı, zaten izlediğinizde göreceğiniz kilit sahneleri belirtip keyif kaçırmamalı. Daha ilk sayfalarından itibaren “Bir salgın hastalık söz konusu olduğunda suçlu yoktur, herkes kurbandır” diyerek her daim tespitlerde bulunan, dolu dolu cümleler eden bir romandan, bu derece dolu bir film çıkmamış. Yönetmenin bolca bembeyaz an yaratması ve sürekli kullanması rahatsız edici. Filmin genelindeki tempo sorunu ise en kötüsü… Bu kadar sürede bu kadar az şeyi mi anlatıyor duygusu uyandırması işten değil. Özellikle ikinci yarıda yemek sorunu dolayısıyla çıkan sorunla artıp ve seyir zevki kazanmışken, yeniden hayli ağır tempoya dönmesi, küçük detaylarla uğraşması iyi bir final yapamamasını da getiriyor beraberinde.

Doktorun karısının gözlerinden her şeyi görüyor ve özdeşleşiyoruz ama, bazı şeyleri tekrar tekrar görmemizin hiçbir faydası olamıyor. İçerde iken yemeğin ne kadar değerli olduğunu gördükten sonra, benzer şekilde market sahnesi izlemek filmin süresinden yiyor sadece. Üstelik bu kadar uzun anlatılınca daha da sıkıcı hale geliyor. Dışarıya çıkış anının da yaratılan atmosferle başta 28 Gün serisi olmak üzere birçok örneği hatırlatması neredeyse kamera açılarının benzer şekilde olması da hatalardan bir diğeri. Her ırkın farklı kodlanması konusunu ise yoruma açık bırakmalı. Kadınına sahip çıkan adam Uzakdoğulu, ortalığı karıştıran iki kötüden biri gerçekten kör, diğeri güney Amerikalı, durumdan mutluluk çıkaran kişi de siyah. Her ırka ayrı biçilen kodlar mevcut.Bir anda başlayan körlük salgını ile zayıfın ezildiği, orman kanunlarının hüküm sürdüğü bir karantina dönemini özdeşleşebileceğimiz bir karakterin tanıklığında anlatan “Körlük” roman kadar dolu laflar etmeyen, biraz ağır ve temposuz kalan, suya sabuna dokunmayan tarafsız anlatımıyla başyapıt olmayı ıskalayan bir film olarak akıtıyor kapanış jeneriğini… Meirelles’in Tanrıkent’te ki sert anlatımının aksine fazlaca tarafsız kalması, en sert sahnelerde bile geçiştirmesi, bolca beyaz körlük sahnesi içermesi de bu durumun en önemli sebebi. Şu halde filmi izlemek yerine romanı okumak, metindeki mesajları ve toplum fotoğrafını algılamak daha faydalı…

Du saram-yida / Someone Behind You / Voices / Peşinde Ölüm Var

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 15:20:00 0 yorum
Kimseye Güvenme!... Kendine Bile!...

Uzakdoğu filmlerinin genç kızların takibinde hayaletler peşinde ürkütme girişimlerine yeni bir halka daha eklendi. Artık her anı tahmin edilebilir bir tür haline gelmesine rağmen roman uyarlamalarını da dahil ederek devam etme çabası da hayli tuhaf. Özellikle Halka serisi ile tüm dünyayı etkisi altına alan hayaletli Uzakdoğu filmleri altın dönemini yaşamış, bir döneme damga vurmuştu. Korku filmi meraklılarının hala ilgisini çekmeye devam ediyor ama ilk dönemki etkisini taşıdığını söylemek çok zor.

“Du Saram Yida”nın “Voices” adı ile After Dark Horrorfest 2008’in filmlerinden biri olmasının vizyonda karşımıza gelmesinde payı büyük. Küçük ölçekli korku filmlerinin dağıtımcı firmaların gözleri önüne gelmesi ve ilgi çekmesi için düzenlenen festival, 2006’da düzenlenmeye başlamış “8 Films to Die For” sloganıyla 8 filmlik bir seçki sunmuştu. İlk yılın filmlerinden vizyonumuza teşrif eden olmamış, hepsi doğrudan ev sinemasına teşrif etmişti. 2007’de programdaki 8 filmden “The Deaths of Ian Stone” yaygın gösterime girmişti. 2008 programında yer alan 8 filmin gösterim akıbeti henüz belirsiz ama “Peşinde Ölüm Var” aradan sıyrılıp gösterime girdi. Festivalin Uzakdoğu filmi olarak genel çizgisinin biraz dışında, daha profesyonelce çekilmiş, biraz daha büyük görünmesi nedeniyle öne çıkanlarından biriydi zaten. Programda klasik korku kalıplarını kullanan filmlerin arasında pek yenilikçi bir örneğe rastlanılmamış olduğunu da belirtmeli. Bu örnekler arasında daha derli toplu olmasının, en azından tempolu ve öyküsünü anlatma konusunda problemi olmamasını da eklemeli…

“Peşinde Ölüm Var” aslında geç popülerlik kazanan filmlerden biri… 2007 yapımı filmin, yeni yeni popülerlik kazanmasının, bilinmesinin altında yatan da yine festivalde ilgi çekmesi. Bir uyarlama olarak, hem de çizgi roman uyarlaması olarak, romantik komedi filmleri çekmiş bir yönetmenin ellerine teslim edilmiş olması da hayli garip. 2001’de hayli beğenilen Romantik Komedi “Sun Mool” ile yönetmenlik kariyerine başlayan Ki-hwan Oh, başarılı ilk filminden sonra düşüş yaşayan isimlerden biri. İkinci filmini 2005’te “Jakeob-ui jeongseok” adı ile yine bir Romantik komediye imza attığında ilk filme nazaran beğenilmemişti. Tür değiştirip korku filmine el atması da başarılı mı acaba sorularının altında merak konusu… Özellikle Güney Kore sinemasının sürekli romantik komedi ve korku-gerilim sinemasına bolca örnek verdiği dikkate alınırsa, başarısız olmaması için hiçbir sebep yok gibi görünüyor. Yönetmenin senaryoda da parmağının olduğunu belirtmeli. Duyguyu geçirmekteki başarısı özellikle romantik komedi’ye yaklaşan sahnelerde belirgin…

Peşinde Ölüm Var, tipik Uzakdoğu hayaletli filmlerinden biri aslında. Tamamıyla tüm klişeleri kullanan, her şeyin beklendiği gibi oluştuğu örneklerden… Başkarakterimiz elbette genç bir hanım, ailede de bir lanet mevcut. Lanetin işleyişi de Halka’dan bu yana gelen tüm örneklere paralel hayli bilindik. Okul öğrenciliğine paralel olarak, başarılı bir eskrimci aynı zamanda… Sevgilisi de doktor! Film, çok fazla uzatmadan konusuna ilk sahnesiyle, daha doğrusu jenerik öncesi ile başlıyor. Bazı Uzakdoğu örneklerinin aksine, olaya direk başlıyor, gerilimini hemen kuruyor. Jenerik sonrası Ka-in’le tanışıyoruz. Okulda geçen sıradan bir gün sonrası, teyzesinin düğününe katılmasıyla da ölümler başlıyor. Gelin hanım, üçüncü kattan düşüyor… İtildi mi yoksa atladı mı soruları arasında hastaneye kaldırılıyor ki, doktor sevgili ile gelen bir gece de işin bonusu. Tamda bu sırada kardeş kardeşi katletiyor. Hayli kanlı ve gerilimli bir sahne ile belli oluyor hikayenin yönü. Gelini öldüren kardeş kendinde değil ve mevcut durumda bir ses duyduğundan bahsetmeye başlıyor. Ka-in’in ailesinin lanet yeniden mi başlıyor soruları arasında, herkes Ka-in’in peşine düşüyor. Bir anda içine başka bir ruh girmiş gibi, ölmeni istiyorum cümlesiyle kesici bir alet kapan soluğu hanım kızımızın yanında alıyor. Tam da bu sırada donuk bir erkek giriyor devreye, Ka-in’e nasihatta bulunuyor. Kimseye güvenme, kendine bile!... Bu laf sonrasında paranoya da hasıl oluyor. Tüm bunlar sonunda öykü güzel kurulmuşken, film yarılanmış da oluyor aynı zamanda. Ama öyle bir ikinci yarı var ki akıllara zarar.

Her Uzakdoğu gerilimi gibi, birinin peşinden gidilmeli. Benzer şeyler yaşamış bir yaşlı adam ya da kadın görülmeli… Aynen de böyle oluyor. Ama hayli basit nedenlere dayanan öykücükler zaten zorlukla oluşan atmosferi dağıtıyor neredeyse. Ka-in’in benzer laneti yaşayan adamdan dinlediği öykü gibi mesela… Bir gün bir telefon gelmiş, karısının kendini aldattığını ihbar eden isimsiz birinden, adamda karısı katletmiş, uzun süre telefonun izini sürmüş… Ama filme ve konuya neresinden bağlanacağı merak konusu olan bu gibi yan öykücükler sürekli basit nedenlere dayanması ve öylece kalakalması sebebiyle gereksiz sahneler olarak kalıyor. Filme direk olarak bir işlev getirmiyor, hikayeye derinlik getiremiyorlar. Kaçıp kovalamaca, başkarakterimizin çevresindeki hiç kimseye güvenememesini getirince, nasihat eden kişi devreye giriveriyor. Annesinin bile ölmen lazım diye üstüne yürümesi sonrasında, yapayalnız kalan Ka-in filmin finali için yeniden eve dönüyor ve sürpriz final hayli tahmin edilebilir şekilde ortaya çıkıyor.

Aslında birkaç sahnede, pek fazla ön planda olamasa da, öykünün orjinalinin nelerden bahsettiğinin izlerini takip etmek mümkün. Örneğin ilk ölüm sonrası polisin lanet hakkında söyledikleri belli ki, çizgi romanın vermek istediği mesaj… Ailenin lanetli olduğunu söyleyenlere cevaben, verdiği örneklerle “dünya lanetlenmiş” diyor polis. Yani kardeş kardeşi vuruyor, tecavüzler, hırsızlıklar gibi olağan suçlara eklenenleri örnek veriyor. Çok fazla cep telefonu kullandığından azar işiten evladın annesini öldürmesi, bir babanın kızına tecavüz edip hamile bırakması, miras için kardeşini öldürüp gömen gençler gibi örneklerin yanında bu aile laneti devede kulak. Belli ki çizgi roman sahibi Kang Kyung-ok’un ana fikri hem bu yeni lanetlenmiş dünyayı anlatmak hem de toplum kurallarından çıkmış yeni neslin arızalarını atlamak. Ama maalesef bu filme dönüşürken üstü örtülen, fazla dile getirilmeyen kısım olarak kalıyor.


“Peşinde Ölüm Var” klasik örneklerinden hiçbir farklılığa yönelmeden, tüm klişeleri kullanarak, bilindik ve tahmin edilebilir bir sürpriz finalle vasatı aşamayan bir lanet filmi olarak kalakalıyor. Mevcut lanetin de hayli basit nedenlere dayanması sebebiyle tatmin edici olamaması da cabası… Ancak korku olsun da çamurdan olsun diyenlere tavsiye, geri kalanlar fragmanını izlemekle yetinsinler…

Palermo Shooting / Palermo'da Yüzleşme

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 15:18:00 0 yorum

Her Küçük Öykü Bir Ölüm

1984’te Paris, Texas ile dünyaya adını duyuran Alman Sineması Üstadı Wim Wenders filmografisinin en kötü filmi sayılabilecek “Palermo’da Yüzleşme”de hem kariyerinin özetini yapıyor hem de yaşı gereği yaklaştığı Ölüm korkusu ile yüzleşmeyi deniyor.

Wenders’in meşhur yol filmleri temasını da içine kattığı filmin başrol karakteri de diğer filmlerdeki karakterlere benzer sorunlarla boğuşuyor. Fotoğrafçı Finn, kariyerinde çıkışsızlığın içinde buluyor kendini… Kah yattığı yatak küçük geliyor, kah kayboluyor… Yaptığı çekimlerden de hoşnut değil. Ki değiştirmek istediğinde Palermo‘da buluyor kendini. Kendisini oynayan Milla Jovovich’i hamile olarak görmek, moda çekimlerini izlemek ayrı bir hoşluk. İlk çekimlerin beğenilmemesi üzerine, olmamışlığı ortadan kaldırmak adına Palermo’ya gidiş ise Wenders’in yol filmleri temasına eklenen yeni halka.

Finn’in bir gece araba sürerken, bir kaza anını çekmesiyle başlıyor her şey. Zaten kaybolmuş olan karakterimiz yanlışlıkla Ölüm’ün resmini çekiyor. Arkadaşlarının bürosunun evinde olmasına bile söz ettiği ortamda, ölümü fotoğraflamak, Finn’in varolan kaybolmuşluğunun üstüne tuz biber ekiyor. Fotoğraflama anından sonra, Finn’in peşine takılan ölüm sürekli oklarını fırlatıyor. Yeni sanrılar ekliyor… Finn’in sokaklarda elinde fotoğraf makinası, kulağında enfes şarkılarla dolaşması da adeta yönetmenin kendini tasviri gibi.

Tüm Wenders filmlerinden ayrılan özelliği, olabildiğince basit olması. Her şeyin çok basit anlatılması… Yani Wenders’ten böyle bir film izlemek geride kalan filmlerinden sonra iyice azap verici. Kısa kariyer özetini gözden geçirmek dışında, bu hatırlatmayı yaratması dışında yeni bir şey yaratmayan film, özellikle ikinci bölümde daha da sıradanlaşıyor. Bir üstadın kendi istediği filmi çekmişliği de her kareden fırlıyor sürekli…

Palermo’ya gelişle, Finn’in sokaklarda dolaşmasıyla başlayanların sonu ortak duyguları yaşadığı bir kadını bulması, onun üzerinde çalıştığı, restorasyonunu yapmaya uğraştığı resimdeki okların da sanrılarıyla örtüşmesi ile her şey daha da anlaşılır hale geliyor. Flavia’nın inanmasıyla ölümden kaçış yeni bir yolculuğu daha getiriyor.

İkinci yarının başlarında, Finn’in Palermo’da başka bir fotoğrafçıyla tanıştığında geçen diyaloglarla iyice ağırlık kazanan “Ölüm” duygusu tamamen filme yayılıyor. Her sahne Ölüm üzerine gelişiyor. Kadının Palermo’da Ölümün fotoğrafını çekmesi, onları hatırlamaktır demesi gibi diyaloglarla başlayan, oklarla ilerleyen kovalamacanın arasında dijital’e karşı geçirme eylemi de söz konusu…

Ölüm’le hesaplaşmanın, yatağa sığmamak, kaybolmak olarak kodlandığı, hayli tuhaf ışıklandırmalar ve garip sahnelerle yüzleşme sahnesi de Wenders’ten beklenmeyecek hareketler. Diyalogların da üzerine tuz biber eklediğini belirtmeli. Flavia ile büyükannesinin evine gidiş, orda bir odadan girerek Ölümle karşılaşması başladığında, beklenen finalde gelemiyor. Ölüm’ün oradan oraya koşturan Finn’e ben istemeden çıkışı bulamazsın demesi gibi tuhaflıklar, bu yüzleşmenin kütüphane ortamında olması, sahnelerin “Gül’ün Adı” filmindeki gibi labirent halinde oluşu gibi bilindik ve olağanlığı da sıkıcı. Yine de bariz görünen bir diğer nokta, en kolay izlenebilir Wenders filmi olması ve izleyiciyi sıkmaması… Bu durum yeni başlayanlar için avantaj, elbette Wenders sineması için iyi bir başlangıç değil ama kariyerinin kısa özeti niteliğinde olması durumu kurtarmakta…Sonuç olarak, Wenders yarattığı fotoğrafçının bedeninde kulağında güzel müziklerle sokakları arşınlıyor, bol bol Ölüm tarafından kovalanıyor ve durumla yüzleşiyor. Henüz ölmediğini, iyi filmlerle bizi yaşatması gerektiğini bir an önce hatırlayıp, bu durumla yüzleşse daha iyi olacak.

Easy Virtue / Evlilik Sınavı

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 15:13:00 0 yorum

Oyunbaz öykü, klasik rekabet

1993’te senaryosu kendine ait suç komedisi “Frauds” ile kariyerine başlayan Avustralyalı Yönetmen Stephan Elliott, başrolünü popüler müzisyen Phill Collins’e teslim ettiği filimle iyi bir başlangıç yapmıştı. İlk filmde gelen ödüllerle yapılan iyi başlangıcı, bir yıl sonra “The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert” izledi. Müzikal komedinin uluslar arası başarısı başta Kostüm oscarı olmak üzere 8 ödülle taçlanınca kariyerinin zirvesine çıkan Eliiott 3 yıl ara vermeyi tercih etti. Dönüşü roman uyarlaması ile oldu. “Welcome to Woop Woop” adlı komedi hayal kırıklığından ibaret kalmıştı. 1999’da yine bir roman uyarlaması geldi. Ama bu kez mistik gerilim türüne el atmıştı Elliott… “Eye of the Beholder” Brussel’den ödülde alsa yönetmenin kariyer düşüşü olarak görülen, birçoklarına göre en kötü filmi olarak tanımlanırken, Elliott 9 yıl sonra geri dönüş yapıyor. İstanbul Film Festival’inde yarışma dışı gösterilen film, vizyonda seyircisini bekliyor. Yine bir uyarlama… Bir de üstüne dönem filmi…

Noel Coward’ın oyunundan uyarlanan ilk film de değil. Korku sineması üstadı Alfred Hitchcock’un kariyerinin başında, 1928’de aynı isimle çektiğini belirtmeli. Tabi üstadı heyecanlandıranın gelin hanımın karanlık geçmişi olduğu muhakkak. Hitchcock’un aksine Elliot, öyküsünde gerilime değinmiyor daha hafifmeşrep, daha oyunbaz bir hikaye anlatıyor. Gerilim sosunun aksine düpedüz iyi müzikli bir romantik komedi yapmaya soyunuyor.

Dönem olarak savaş sonrası buhranına denk düşen zaman dilimini kullanan film, tüm öyküsünün altında yaklaşmakta olan saniyeleşmeyi de haber etmeyi ihmal etmeden baş karakterini traktöre bindirirken, savaştan dönüşte kaybolmuş umursamaz bir başka karakteri aracılığıyla da savaş sonrası buhranlarını anlatarak dönemin atmosferini zorlanmadan yakalıyor.

John ve Larita’nın evlendikten sonra, Whittaker malikanesine gelmesiyle açılan film ilk andan itibaren iyi müzikleriyle temposunu ve keyfini de iyi örtüştürerek takibi kolay ve yormayan bir film oluveriyor. İlk andan yaratılan bu zeminin üzerine de tüm oyun alanını kullanmayı ihmal etmiyor. Koca malikane gibi görünen şeyin ardında her şeyle uğraşan bir dominant anne, umursamaz bir baba ve evlenemeyeceklerine inanan iki kız kardeş mevcut. Yeni dönemle birlikte iflasın eşiğinde olmaları da cabası…

Larita’nın Amerika’dan gelmiş olmasıyla başlayan farklı kültürü kabul etmeme durumu, damattan yaşça büyük hali, daha önce evlenmiş olması gibi faktörlerle bir gelin kaynana savaşı da başlıyor… Hayatı tanımamış, hala olgunlaşamamış John’un arada kalmışlıklarıyla tamamen iki taraf arasında geçen mücadele aynı zamanda iki iyi oyunculukla da kıyasıya yaşanan rekabete dönüşmüş oluyor. Muhtemel kazanan Jessica Biel gibi görünüyor, zira filmi taşıyan onun performansı.

Evlenecek koca bulamayan iki şüpheci kız kardeş ve baskın bir kaynana arasında nefes almakta zorlanan Larita’nın amacı bir an önce kendi evlerine geçebilmek. Onu anlayabilen, baskı kurmayan bir tek her şeyin dışında görünen baba olunca bir nebze teselli bulması mümkün olabiliyor ama nafile. Bitmesi zor bir mücadele bu…

Kız kardeşlerin tetiklemesiyle ortaya çıkan, Larita’nın ilk evliliğine ait sırlarla bir parça merak duygusu tetiklenmiş olsa da, hazır yapılmışı varken o yola girmeyen Elliott durumu daha eğlenceli kullanarak kontrolü elinde tutuyor.


Sonuçta sevginin ne olduğu, aşkın nelere kadir olabileceği mesajı ile bitse de film, farklı kültürleri, ahlaki kodlamanın dışındakileri insanları kabul etmesinin zorluğunu işliyor bol bol. Temelde sıkıcı olan İngiliz sosyallikleri fonunda eğlendirmesi de işin artısı. Olanca hafif anlatımıyla birkaç sahnesinde doğal tepki ile gülmek olası, üstelik hiç zorlama sahnelere girişmeden. Bir de yönetmenin anlatımı kuvvetlendirmek için yaptığı kamera oyunları var ki, ortaya çıkan sonuç gayet iyi.Dönem filmi sevmeyenlerin bile iyi müziklerle bezeli olması sayesinde zorlanmadan izleyebileceği keyifli seyirlik “Evlilik Sınavı” ile Elliott sınavını ortalamanın bir parça üstüne bir notla geçiyor. Oyunbaz anlatımıyla eğlendirmesi de cabası…

Frozen River / Donmuş Irmak

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 15:11:00 0 yorum

Sınır tanımayan içgüdü

“New York Eyaleti ile Kanada sınırındaki donmuş bir ırmak olan St. Lawrence Irmağı arasında arabalarıyla kaçakçılık yaparak çocuklarının geçimini sağlayan kadınlardan haberdar olduğumda senaryoyu yazmaya başladım. Göze alınan risk, senaryoyu yazmamda etken oldu; sadece sınırdaki kaçakçılığı değil, birinin bu riskleri göze alması için nasıl koşullar altında olduğu da önemliydi. Şunu fark ettim ki, bir annenin çocuklarını koruma içgüdüsü kültürel, politik ve ekonomik sınırlardan da ötede güçlü bir şeydi. Melissa Leo (Ray) ve Misty Upham (Lila) sınırda yaşayan ve farklı etnik kültürlerden olan tüm kadınların açığa çıkmamış mücadelesini sahiplendiler.” diye açıklıyor filmini yönetmen Courtney Hunt.


Kanada Amerika sınırında yaşanan gerçek olayı, tüm gerçekçiliğiyle yansıtan Hunt henüz ilk uzun metrajıyla, Sundance Film Festivali’nden büyük ödülle dönmüş sonrasında Oscar adaylığı ile ilgileri toplamıştı. Birçok açıdan Ken Loach’un “It’s a free world”ü ile örtüşen film, Amerika’ya daha gerçekçi bir bakış atmasıyla da alkışları topluyor. Dünyaya hükmeden ülkeden bazen bu tip çuvaldız batırma işleri, içerden eleştiriler gelmesi de sevindirici oluyor elbette…

Kumarbaz kocası tarafından terk edilip, 2 çocuğu ile bir başına kalan Ray’in öyküsü ile açılıyor film. Tek isteği Noel’den önce prefabrik almak olan, küçük dünyasında yaşayan kadının içine düştüğü çaresizlik ve yapayalnızlık kocasının bıraktığı arabayı bulmasıyla yön değiştiriyor. Beyaz kadının hayatı, arabanın peşinde Mohawk bölgesinde Kızılderili Lila ile tanışmasıyla değişiyor. Parası güzel olunca yasadışı göçmen ticareti için uygun olan araba, kaderleri benzeyen iki kadına ortaklık fırsatı doğuruyor… Hayatlarını güçlük sürdürebilen, ayakta kalma mücadelesinde sürekli yenik olmaktan bıkan iki kadın iplerine eline alıyor.

Ray’in bir mağazada çalışıp, çocuklarına her daim patlamış mısır ve portakal suyundan oluşan menüsünü vermekten başka çaresi, Lila’nın ise elinden alınan çocuğunu kaçamak görmek dışında seçeneği yok. İşte bu iki çaresiz ve yenik kadın, evrensel olan duygu çocukları için fedakarlık yapan anne olarak önlerine çıkan fırsatı değerlendiriyor. Mohawk bölgesinde yer alan sınırı Donmuş bir ırmak üzerinden geçip, bagaja koydukları göçmenleri bir otele teslim etmekten ibaret olan işlerinin getirisi de fazla. Lila’nın bu konuda sabıkalı olması ise bir şeyi değiştirmiyor. Nede olsa şöför beyaz. Gerçekliği artıran öğeler de tam bu anlarda devreye giriyor. Ray direksiyonda olduğu zaman zorun yok, çünkü Lila’nın “Sen beyazsın, seni durdurmazlar” sözü gerçek. Bagaja binenler Çinliler ve Pakistanlılar. Harcadıkları paraya ve başlarına neler geleceğine dair ayrıntılarla da bu gerçeklik katlanıyor.

Prefabrik evine kavuşma özlemindeki kadınla, çocuğuna kavuşmak isteyen kadının kader ortaklığı boyunca anlatımın duruluğu ve başrol oyuncusu Melissa Leo filmin en ön plana çıkan unsurları. Birde Pakistanlıları sınırdan geçiriş sırasında atılan bavul sahnesi var ki hayli derin ve anlamlı. Bavulu Ray’in atma sebebi içinde bomba olabileceği ihtimaliyle risk almama isteği. Oysa bavulun içinde bomba değil, bebek var. Finale öncesi karşımıza çıkan sahnenin anlattıkları da içerden eleştirilerin büyük parçalarından biri… Benzer filmler gibi son bir kez daha yapalım sonra sen yoluma ben yoluma kararı başa iş açınca, olanlar bir parça bilindik finalle bitiyor gibi görünse de heyecanını yaratan, konusunu mesafeli ve gerçekçi anlatan bir film olarak yılın en iyi işlerinden biri sıfatıyla taçlanıyor…


Fedakarlık demişken, neredeyse sıfır derecenin altındaki zorlu hava koşulları altında, hayli düşük bütçeyle yöre halkının yardımıyla 24 günde kotarılmış daha çok Melissa Leo’nun fedakarlıklarıyla yükselmiş. Oyuncunun rolüyle neredeyse aday olduğu tüm ödülleri topladığını da belirtmeli…Gösterime girdiği her yerde olay yaratmış olan, tartışılan “Donmuş Irmak” yasadışı göçmen taşıma sorununa değinmesinin yanında, iki farklı portreyi hiç abartmadan, boyamadan son derece yalın halleriyle anlatıyor. Süprizlerin olmadığı, beklenmedik olaylara ve karakterlere yer vermeyen senaryosu ile de heyecan yaratan, tempolu ve izlenen bir film. Tüm karakterlerin sadeliği, adeta kendilerini oynuyormuş havası ile de etkileyen “Donmuş Irmak” 2008’in gözden kaçanları olarak adlandırmak üzereyken göz önüne geldiyse, fırsatı kaçırmamalı… Küçük, sade ama etkili işlenen öykünün akışına kendini bırakmalı…

Uninvited / Davetsiz

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 15:08:00 0 yorum
Tercüme kayıpları!

Walter F. Parkes ile Laure MacDonald, 2002 yılında “The Ring – Halka” adlı hit korku filmine imza atar. “Ringu” adlı Japon yapımı filmin yeni çevrimi olan “The Ring”, korku/gerilim filmleri alanında yepyeni bir trendin, düşünceleri kışkırtan gerilim filmleri döneminin başladığının sinyalini verir. İki ünlü yapımcı daha sonra 2005 yılında “The Ring Two” adlı devam filmini hayata geçirdikten sonra benzeri proje arayıp durur. Sonunda yapımcı Roy Lee’nin, orijinal Kore filmi “Karanlık Sırlar-A Tale of Two Sisters”ı getirmesi üzerine aradıklarını bulduklarını düşünürler. Ve Davetsiz filmi böylece doğar.

Şu anda Güney Kore sinemasında deha olarak görülen Ji-woon Kim’in 2003 yılında dünyayı salladığı gerilim filmi, temelde kullandığı duygusal atmosferinin sonunda izleyiciyi şok etmiş, dünyada almadık ödül bırakmamıştı. Dönemin popüler Uzakdoğu gerilimlerinden farklı bir yol izleyen film, izleyicisini de sürekli diken üstünde bırakmayı başaran nadir filmlerden biri olarak geçmişti korku sineması tarihine. Beklenmedik süprizi ile alkışları hak eden bir final de cabasıydı…

Yapımcı Walter Parkes, filmle ilgili düşüncesini şu sözlerle dile getiriyor: “Özünde çok ilginç bir öyküsü vardı. Mutlaka yeniden çevrilmeye değer bir yapısı olduğunu gördüm. Bu tarz filmlerin en iyilerini, güçlü ahlaki vurgular taşıyan peri masallarına benzetebiliriz. Örneğin ‘The Omen’e bakalım. Filmin başında Gregory Peck’in oğlu doğum esnasında ölünce başka bir bebeği çalar. Ancak gerçeği karısını söylemez. ‘The Uninvited-Davetsiz’e esin kaynağı olan orijinal Kore filminde de ergenlik çağındaki bir genç kızın ilginç ve klasik öyküsü vardır. Annesinin ölümünün ardından intihara teşebbüs ettiği için 10 ay süreyle akıl hastanesine yatırılan bu kız, evine geri dönüşünde herşeyin değiştiğini, bir zamanlar annesinin bakımını üstlenen hemşirenin artık babasıyla birlikte yaşadığını öğrenir. Burada ahlaki açıdan sınırları aşma söz konusudur. Bildiğimiz gibi ergenlik çağındaki gençlerin isyancı ruhuna paralel olarak son derece güçlü ahlaki kodları vardır. Benim de ergenlik çağında iki çocuğum var. Her ikisinde de aile geleneklerine güçlü bağlılık olduğunu görüyorum. Ailemizin kolektif geçmişi onlar için çok önemli ve ahlak anlayışlarının temelinde de geçmişimiz var. Bir ailenin dağılmaya parçalanmaya başlaması ihtimali karşısında bile ergenlik çağındaki gençlerde gözle görülür değişimler tepkiler başlar.”
Kore filminin hakları satın alınır ve kopyasını yapmamak tercihi ile tercüme safhası başlar. Kültür farkının tercümesi olarak kısaltabilinecek dönem başlar. Ahlaki değerler başta olmak üzere sosyal yapı da tercüme edilir ve değiştirilir. Benzer yeniden çevrimlerin aksine tamamen Amerika’da geçen, Amerikan öyküsü yaratılır.

Bu yaratım veya dönüşüm olarak adlandırılabilecek safhada yönetmeni yapımcı ve senaristlerin kafasındaki şablon ise klasik korku filmleri olmuş belli ki. Zaten verdikleri röportajlarda da bunun altını çizmekteler. ‘Shadow of a Doubt’, “Rosemary’s Baby” gibi klasiklerin yapısı, ‘What Lies Beneath’deki her şey iyi güzelde o kadar masum mu sorgusu ile “The Others”, “The Sixth Sense”de yer alana psikolojik gerilim unsurlarından faydalanılmış. Varolan kore filmi de buna zemin hazırlayan ana öyküyü vermiş sadece.

İntihara kalkıştığı için akıl hastanesine yatan Anna’nın artık evine dönmesiyle başlıyor her şey “Davetsiz”de. Eve geldiğinde babasının hasta annesine bakması için getirilen hemşireyle olan ilişkisini kabul etmesinin zorluğu ile öykü de gerilim de kuruluyor. Sonrası bolca geçmişe dönüş, bir türlü hesaplaşamama durumu… Kardeşi Alex’in de kışkırtması ile annesinin yerini alan kişiye duyduğu nefretin sebep olduğu olaylar zinciri… Sonunda beklenen sarsıcı final…

Orijinal filmle arasındaki farklar ise bolca mevcut. Öykü aynı olsa da, hikayenin işlenişinin temel farkları tercümede bazı şeylerin kaybedildiğini haykırıyor adeta. Tabii filmi iki açıdan değerlendirmek gerek. Orjinalini izleyenler ve izlemeyenler için iki ayrı değerlendirme söz konusu olacaksa, iki ayrı kutup olacağı da muhakkak.

“Karanlık Sırlar”ı izlememiş olanları iyi bir gerilim filmi bekliyor demek mümkün. Nedenleri ve konunun işlenişi hayli sığ olsa da hikayenin örnek alınan filmlerin anlatımına benzer şekilde ilerlemesi sebebiyle belli bir düzey yakalanmış durumda. Ama bolca bilindik olaydan beslenmesi bir parça bocalaması sebep olmuyor da değil.

Orijinal filmi izlemiş olanlar ise, hiçbir şey hissetmeden finale kadar gelecek. Ki finalde de her şeyi bildiğinden aynı hissizlikle geçen zamana acıyacak, belki de hatırladığı filmi yeniden izlemeye koyulacak. Orijinal filmin kurduğu psikolojik atmosferden eser olmayan “Davetsiz” ne yazık ki, “Karanlık Sırlar” kadar derinlik kazanamıyor bir türlü… Sürekli yüzeyden ve sığ bir anlatımda kalıyor…İlk filmlerini çeken, reklamcılıktan gelen Guard kardeşlerin her şeye rağmen iyi iş çıkardığını söylemek mümkün. “Talihsiz Serüvenler Dizisi”nin Violet’i olarak tanıdığımız Emily Browning de performansında başarılı, filmi sürükleyebiliyor… Varolan bir klasiği kültür farklılıkları nedeniyle tercüme ederek düzleştiren, sığlaştıran yapım ekibi ise sınıfta kalıyor. Seyirciyi şok edebilecek sürpriz finalde tüm sırlar açığa çıkıyor ama durumu süsleme çabası yüzünden etki de kaybolunca tatmin etmeyen, uyarlandığı filmin fersah fersah gerisinde bir seyirliğe mahkum oluyor…

Push / Darbe

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 15:03:00 0 yorum

Çakma Heroes

Amerikan sineması artık kendine düşman olarak ülke seçmeyi bıraktı. Soğuk savaş döneminde Rusya’ya giden Rocky’ler, Afganistan’da savaşan Rambo’lar geride kaldı artık, tarih oldu. Bu tip ülkeleri kendine düşman olarak seçmeyi bağımsız filmler devralırken, yeni dönem popüler Amerikan sineması düşmanını artık kendi içinden seçiyor. Genelde kapalı kutu olan organizasyonlar ve sürekli o organizasyonla bağları olmuş insanların arasında geçen yeni hikaye dönemi başladı artık. Eskiden organizasyon adına çalışan insanın ondan uzun süre kaçması, muhtemelen hayli uzak bir yerde bulunması ve maceranın zoraki başlaması… Çoğunlukla erkek olan karakterin, her zaman bir kadın tarafından maceranın içine çekilmesi… Madem huzur vermiyorlar, ben şu organizasyonu bir çökerteyim bari dürtüsüyle de ana karakterimizin zaferi… Elbette sonuç mutlu son… Şimdilik yazılmış kodlar bunlar ve belli ki benzerlerini izlemeye devam edeceğiz.

Buna paralel kodlar da var elbette. Kurulmuş organizasyonun genelde adı “şirket” olur. Kökleri illa ki yaşanmış bir olaya dayandırılır. Ya mistik çağlardır, ya Nazilerin deneyleridir, ya da tarihi bilinmeyen bilimsel deneylerdir ilk duraklar… Şirketin her şeyin üzerinde olduğu gerçeği ise ilk sabittir. Başındaki kişiyi görürsek ne ala… Bu formülü kullanan o kadar çok örnek var ki… En basit örnek olarak Prison Break, Lost ve Heroes dizileri verilebilir… İş filmlerle gelince örnekler saymakla bitmez ama bir farkla elbette…

Ortada bir şirket varsa karşıdaki rakip için iki seçenek vardır; Ya her şeyiyle tekdüze ve sıradan bir adam, ya da özel güçlere sahip olan “farklı” kişiler… Farklı kişilerin oluşturduğu karşı bir toplulukta her zaman tercih edilebilir olanlardan… Ne de olsa son yıllarda artan çizgi roman uyarlamalarının da etkisiyle her daim süper kahramanlara ihtiyaç var. Yalnız ve süper güçlere sahip kalbi kırık bir adam ise her daim etkili zaten…

Madem düşmanları ülkelerden seçemiyoruz, o zaman öykümüz uzak diyarlarda geçsin… Hem filmin maliyeti ucuzlar, hem de Uzakdoğu veya Hindistan gibi farklı kültürler devreye girerse can canlı atmosfer olur. Tüm bu kodlara eklenen son adım bu oldu. Bakınız yakın dönem aksiyonları... Tüm bu saydıklarımızı harfi harfine uygulayan bir film “Push”…

Gelelim filmin künyesine; senaryo daha çok televizyona işler yapmış olan bir isme ait. En bilinen senaryosu “Nostradamus” olan David Bourla, aynı zamanda yönetmenlik de yapıyor ki biri dışında hepsi kısa film ve başarısız girişimler. Senaryo konusunda da Bourla’nın henüz yeteneğini göstermiş olduğunu söylemek zor. Görev aldığı en büyük kalibreli işte “Push” zaten… Bourla’nın çıkardığı işin iyi olduğunu söylemek ise çok zor. Verdiğimiz örneklerin hepsinden ortaya karışık yaparak seyirci için çok bilindik bir şey ortaya çıkarmakla her şeye geride başlamış oluyor ve özgün bir şey yaratamamış olarak sınıfta kalıyor…

Kamera arkasında ise İngiliz yönetmen Paul McGuigan var… Kendisini ayrıksı yetişkin filmi “The Acid House”dan hatırlamak mümkün ki, aynı zamanda yönetmenin ilk filmi. İkinci film ise bir suç filmi olmuştu; “Gangster No. 1”. Yönetmenin aradaki tv işi “Little Angels” ve “The Reckoning” ile denediği dramalardan sonra Fransız kültü uyarlaması “Wicker Park”da yakın zamanda uğramıştı ülkemize… McGuigan’ın “The Acid House”dan sonra yeniden sahalara dönüşü, adını hatırlatması ise “Lucky Number Slevin” ile olmuştu. 2006 yılının hit filmlerinden olan “Şanslı Slevin” ile çektiği suç gerilimi ödüllerle de karşılanmıştı. Aradan geçen 3 sene sonra Guigan “Darbe” ile dönüyor…

Normal insanların üstün yeteneklere sahip olduğu ve bu gücün bir takım devlet ajanları tarafından kontrol edildiği bir dünya yönetmen Paul McGuigan’ın merakını uyandırmış ve yönetmen kendini internette “Psişik Güç Deneyleri”nin içeriğini ararken bulmuş. “Bulduğum şeyler inanılmazdı. 1949’da Soğuk Savaş başlamak üzere iken insanlar beyinin gücünü araştırmaya başlamışlar.” diyen McGuigan, araştırmalarında farketmiş ki 2.Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda, bilgi edinmek için psişik güç kullanma Amerika ve Sovyetler Birliği’nde bir yöntem olarak kullanılmaya başlanmış.

Yapımcı Glenn Williamson şöyle diyor; “Düşünsenize, elinizde öyle birileri var ki, size geleceği birebir aktarabiliyor veya başkalarının düşüncelerini manipule edebiliyor. Bu mükemmel bir casusluk ve istihbarat fırsatı...”

Tüm bu heyecanlar ve tanımlamalar sonrasında karşımıza gelen film ise beklenenin aksine tam bir çorba hissi uyandırıyor ilk sahnesinden itibaren. Gerçek olaydan esinlenme etiketi belki etkili olabilirdi ama her şeyin çoktan klişeleşmiş olması dolayısıyla film daha baştan kaybediyor. Kurulmaya çalışılan ana hikaye ve kullanılan süper güçlerin örneklerine daha önce rastlamış olmak da tüm albeniyi götürüyor. Her şeyin Heroes dizisinin 3 sezondur gösterdiklerinin toplaması olduğunu söylemek mümkün. Bir parça da “4400” dizisi bulunabilir aralarda. Yönetmenin arada animeye ve Uzakdoğu filmlerine selam çakması dışında da heyecanlandıran bir sahneye ya da olaya rastlamak da zor. Konu itibariyle her bakımdan klişe olduğunu belirtmek ve Heroes dizisinin çakması olduğunu söylemek yeter de artar…

Konudan kısaca bahsetmek gerekirse, şirketten kaçmış olan Nick bulunur… Nick’in kapısını hemen sonrasında Cassie çalar ve tüm organizasyonu çökertmek için işbirliğine girişirler. Bunun içinde kilit isim herkesin aradığı Kira’yı bulmaktır. Kira ile Nick’in eski sevgili olması hiç sürpriz olmaz ve macera başlar…Bildik bir hikaye anlatmaya çalıştığı için seyircide ben bunu daha önce görmüştüm etkisi yaratan “Darbe” ne yapsa özgün olamamasının da etkisiyle, tüm aksiyonuna ve şaşasına, matıklı çözümler ürettiği bulmacasına rağmen hedeflediği darbe’yi yaratamıyor…

My Best Friend's Girl / Arkadaşımın Aşkı

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 14:59:00 0 yorum
Ağzı Bozuk Muhafazakar

Geçmiş kuşakların kafasındaki Romantik-Komedi kalıpları artık günümüz sinemasında müthiş değişimler yaşıyor. El ele tutuşmalar ve tutku dolu sarılmalar, kavuşma anında yanak yanağa gelmeler, onca sıkıntıdan sonra dudağa konan minicik bir buse ile yaşanan aşklar ise artık mazi olmanın eşiğinde. Yıllarca Romantik komedi filmlerinde seksi bir kız yerine daha efemine, komşu kızı sadeliğinde kadınlarla sıradan erkeklerin arasında geçen diyaloglarla dolu filmler ise artık zamanını doldurmuş durumda.

1989’da Nora Ephron’un senaryosuyla kadın ile erkeğin arkadaş olamayacağı konusunu işleyen “When Harry Met Sally” çıkageldiğinde yeniden dirilen, kalıplarını yeninden değiştirmeye mecbur kalan Romantik Komedi kalıbı, meşhur orgazm taklidi sahnesiyle cinsellik üzerine de bir şeyler söylemeye başlayarak bir kapı aralamıştı. O kapı şimdi ardına kadar açılıyor ve ortaya daha fazla cinsellik ve argo diyalog dolu filmler geliyor ardı arkasına. Komedi’nin boyutunu değiştirme konusunda kafa patlatıp, bolca örnek veren Judd Apatow ve ekibinden çıkan “Forgetting Sarah Marshall” adeta arsızlaşmış kapıyı sonuna kadar açmıştı. Aşk acısı çeken bir adamın hikayesini bolca çıplaklığı ve seksi kullanarak, cinselliği meşrulaştırmak, sıradanlaştırmak günlük hayatın bir parçası olarak göstermek adına her yolu denemişti. Yetişkin komedisi adı verilen bu yeni türe aynı yıl gelen bir diğer örnek ise “My Best Friend’s Girl” oldu. Filmin bir sahnesinde “When Harry Met Sally”den bahsetmesini belirtmekte de fayda var.
Aynı yıla ait iki film, temel noktada aynı konuyu işliyor. Biten bir ilişki ve geride kalan erkeğin yol açtığı, yarattığı durum komedisi… Ama bolca argo ve cinselliği meşrulaştırma adına her şeyi kullanarak yapılan bir durum komedisi. Günlük hayatta doğal karşılanan her şeyle sinemada yüzleşmek ise pek mümkün değil. Herkesin asla olmayacağı kişi, asla inanmayacağı öykü, yaşayamayacağı macerayı görmek istediği beyazperdede, yaparken zevk aldığı ama dışarıdan baktığında bayağı bulduğu şeylerle yüzleşmesi de değişen kalıpların sonucu olarak izleyiciye fatura ediliyor artık. Ne de olsa doğal hayatın her anında düşünülen, yaşanan, arzulanan hatta birçok insan için ön planda olan bir şey cinsellik. Bunun aşkın içinde olması kadar doğal bir şey de düşünülemez düsturu da bu filmlerin kendi minik manifestosu. “Arkadaşımın Aşkı”nı izleme kararı verilmeden önce bu konuda düşünülmesi gerek… Hiçbir ortası olmayan bir filmde seyirciye düşen, ya nefret etmek ya da sevmek…
Senaryosu adını hiç duymadığımız, ilk çalışmasını gerçekleştiren Jordan Cahan’a ait olan filmin kamera arkasında ise bildik bir isim var; Howard Deutch. 1986 yılında çektiği ilk filmi “Pretty in Pink” ile dönem gençliğinin gönüllerini fethetmişti. “Kahvaltı Kulübü” filminin ortalığı salladığı bir döneme damgasını vuran John Hughes’un senaryosunu filme çekme şansı ile başlayan yönetmenlik kariyeri ise Deutch için arkası gelmeyen bir çıkıştan ibaret kaldı. Kült bir filme attığı yönetmenlik imzasından sonra popcorn filmlerin sıradan yönetmenliğine geçmekle kalmadı, “The Whole Ten Yards” ile devam filmlerine dek düştü. Şimdi ise 4 yıl sonra geri dönüyor ama sanki ilk filmindeki dönemi ya da ruhu yakalamış olarak… Değişen gençlik filmlerine verdiği örnekten sonra, değişmekte olan bir türe yeni bir örnek sunuyor ve bunda kısmen de olsa başarılı oluyor bir bakıma…
Filmin şanssızlığı “Forgetting Sarah Marshall”a göre daha muhafazakar kalması temelde… Nisan 2008’de gösterime giren ve tüm kalıpları, uç noktaları zorlayarak kıran bir romantik komediden sadece 5 ay sonra gösterime girmek “Arkadaşımın Aşkı”nın şanssızlığı oluyor. Zira her sinemasever için ürkütücü olan “ben bunu daha önce görmüştüm” hissi yaratabilecek olması da yaşadığı kader oluyor mecburen. Ama ters açıdan bakıldığında bu durum bir parça şansı da beraberinde getiriyor… F.S.Marshall’ı izlemeyenler için geçiş noktası olabilme şansı. Kalıpları yavaş yavaş kırmak isteyen izleyici için diğeriyle karşılaştırıldığında daha hazmedilebilir bir örnek.
İşi Adi herif olmak olan “Tank”in bir randevu sonu ile hızlıca açılıyor film. Kurgu oyunuyla bezeli 10 maddelik adilik sonucu kurban kadın kapıyı yüzüne çarpıp, soluğu ayrıldığı sevgilisini aramakta buluyor. “Öyle berbat bir adamla tanıştım ki senin değerini anladım” sözüyle yeniden başlayan ilişkiden mutlu olan erkek aynı anda ödemeyi yapıyor. Bitmiş ilişkilere ikinci bir şans veren erkek olarak işinde iyi olan adamın, ev arkadaşına yardıma etmesiyle işler sarpa sarıyor. Kadını kullanmakta çekinmeyen film, kötü erkek modeline de sıkı sıkıya bağlı kalıyor. Zira erkeği iyi göstermenin yolu, rol yapan bir kötü erkek… Adi herif olmakta başarılı olan bir erkekle karşılaşan kadının hemen daha az adi olan eski sevgiliye dönmesi de kullanılan diğer kodlardan biri. Muhafazakar olunan noktalardan biri de tam da bu nokta. Kötü veya adi kadın örneği görmemek, sadece bir noktadan ilişkileri göstermek filmin teğet geçtiği noktalardan biri… Oysa F.S.M iki tarafı da yeni ilişkilerinde olabildiğince arsız ve ahlaksız göstermekten çekinmiyordu. Burdaysa sadece erkekler üzerinden sonuca gidiliyor ve kadın karakterler daha muhafazakar bırakılıyor, elbette ana karakter kadın dışında.
Tank’in, ruh eşini bulduğunu düşünen ama açıldığında karşılık bulamayan saf aşık ev arkadaşı Dustin’de klasik komedi kalıpları içindeki karakterlerden birini oynuyor. Ki Jason Biggs’in adeta üzerine yapışan rollerinden bir yenisini oynadığını söylemek de mümkün. Bulduğunu düşündüğü ruh eşi ise yine benzer bir rolle karşımıza gelen Kate Hudson’la vücut bulan Alexis. Alexis’in beklenenin aksine açılmamış goncagül misali birden arsızlaşması ise hayli tuhaf görünmekte. Mış gibi yapan bir adamın hayatına girmesiyle arsızlaşması ise Tank’in beklemediği bir şey olunca işler iyice sarpa sarıyor. Ama film beklendiği gibi zıvanadan çıkmıyor, skeçlerden oluşur gibi ara ara yükselişe geçiyor ve onca kalıp kırma denemesinden sonra hayli klişe bir final yapıyor. Bir ara Tank’in babasını işin içine sokarak “Onun hayatındaki en iyi şey benmiyim” sorusunun peşinde erkekler görmek de cabası…
Tüm her şeyin ancak Mış gibi yapan bir adam sayesinde yaşanması, kadının kendini kötü hissetmesi için striptiz barda yemek yenmesi başta olmak üzere Tank’in yaptığı tüm arsızlıkların gerçekte olamayacağı yargısı ise tüm denemelere tezat oluşturuyor. Tamda bunların karşılığında Alexis’in ağzının bozulması ise değerlendirilmemiş fırsatların başlangıcı. Dustin’in çıkacağı kadına, bebeğini emzirirken onun içtiğinden istiyorum demesinden, mastürbasyon aletleri koleksiyonu olan Ami ve Tank’in düğünde yaptığı oral seks tekliflerine kadar cinsellik dozlu espri ve diyalogların hepsinin şu veya bu şekilde olağandışı durumlarda ortaya çıktığı yargısı, tüm karakterlerin bu anlarda mış gibi yaptığını belirtmesi sebebiyle muhafazakar bir arsız film olarak kalıyor Arkadaşımın Aşkı. Tamda bu yüzden doğallığını kaybetmiş bir fantastik öykü sunuyor izleyicisine, ne kadar inandığı belli olmayan argo ve cinselliği kullanarak… Yine de belli ki arkası gelecek Yetişkin Romantik komedisi filmlerine başlangıç adımı olabileceğini belirtmeli…

Perşembe, Temmuz 02, 2009

Ekspres Kasa / 10 Items or Less

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 07:41:00 0 yorum

Sinematik oral sex

1988’de "Alfred Hitchcock Presents" dizisi için bir bölüm çekerek yönetmenlik kariyerine başlayan, uzun süre TV dizilerinde çalışan, bu sayede birçok türde örnekler vermenin avantajını kullanan isimlerden biri olan Brad Silberling, “Express Kasa” ile hem küçük çaplı bir bağımsıza imza atıyor, hem de içerden Hollywood eleştirisi yapıyor kendince...
Uzun süre irili ufaklı birçok dizide görev aldıktan sonra, 1995’te “Casper”la ilk uzun metrajını çeken Silberling, ödüllerle karşılanan bu uyarlamadan 3 yıl sonra Wim Wenders başyapıtı “Berlin Üzerinde Gökyüzü”nün serbest uyarlaması olan “The City of Angels-Melekler Şehri” ile adını geniş kitlelere duyurmuş, ilk çıkışını gerçekleştirmişti. 4 yıl sonra bir ailenin çocuklarını kaybettikten sonra bu durumla nasıl başa çıktıklarını anlattığı “Moonlight Mile” ile bu başarısını pekiştirmişti. 2004’te yeniden bir çocuk uyarlamasına girişti. “Lemony Snicket's A Series of Unfortunate Events” ile ilk adım atılsa da hala devamı gelmedi, ama Silberling üzerine düşeni yapmıştı. 2006’da ise gişe filmlerinden sıyrılıp, kendi yazdığı filmi yönetti… Başrole Morgan Freeman’ı oturtarak, küçük samimi bir film hazırlığındaki aktörün bir günü filmiyle karşımızda “Express Kasa”…
Bağımsız Film Festivallerini turladıktan sonra, pek fazla ülkede gösterime girmeyen, doğrudan dvd piyasasına transfer olan film, iki başrol oyuncusunun performansı ve samimiyeti ile ön plana çıkıyor daha çok. Bağımsız sinemanın sıkça tekrarladığı, iki kişinin bir günde gezip dolaşması temasını kullanıyor… Ama bu kez durum biraz daha farklı…
Adını bilmediğimiz, herkesin sen “O”sun dediği, uzun zamandır film çekmeyen bir aktör’ün küçük bir bağımsız filmde oynaması teklifi üzerine, rolüne hazırlanmak için Latin sokaklarında bir süpermarkete gitmesiyle başlıyor her şey. Markete gidiş sırasında set elemanının dinlediği sesli roman kasetindeki sesin sahibi olduğu iddiasına karşı çıkışıyla başlıyor her şey. Sistem üzerine geçen birkaç lafla sınırlı kalmayıp, oyunculuk üzerine de birkaç laf ediyor oyuncumuz. Oysa set elemanı ısrarlı, sesinden roman dinlemek keyifli…
Dönüşte alınmak sözüyle markete bırakılan oyuncu, süpermarkete girdiğinde, iki kasiyer fark ediyor. Biri kıçının üstünde otururken, diğeri 10 ürüne kadar yapılan alışverişler için görevli Express kasa elemanı Scarlett’i gözlemliyor. Daha ürünler sepette iken hesaplayan hızlı kasiyer ve oyuncu arasındaki iletişim de böylece kurulmuş oluyor…
Oyunculuğun doğasında olan gözlem ve insanları anlama, empati kurma yeteneği sayesinde ikili arasında diyaloglar başlıyor… Scarlett için önemli bir gün, Oyuncumuz ise gelmeyen set elemanı sayesinde kayıp halde. Ne hangi günde olduğunu biliyor, ne evinin telefonunu… Üstelik arayıp kendini aldırabileceği bir arkadaşı, tanıdığı da yok. Scarlett’in kasiyerlikten ofis elemanlığına geçmek için yapacağı görüşme de güne dahil olunca, ikili arasında itiraflar, konuşmalar hem eğlendirici oluyor hem de küçük ve hafif bir filmden beklenmeyecek ciddi sözlerde mesaj olarak aradan geçiyor…Los Angeles yolculuğu sırasında yaşanan tesadüfi karşılaşmalar, şaşırtıcı anlar ve hoşsohbet ikili arasındaki itiraflarla geçen film, kendini tiye alan star oyuncusu ile zaman akıp gidiyor. Silberling, büyük bütçeli filmlerden nefes alabilmek için yarattığı mütevazi karakter tahlilleri zorlanmadan seyirciye geçen, sevimli ve samimi bir öyküyle amacına ulaşmış da oluyor. Kendini ciddiye almayan ama, seçimler, insan ilişkileri ve sinema üzerine ucuzluk sepetindeki filmlerinin üzerindeki indirim etiketini sökmeye çalışan bir star ile yanlış seçimlerinin faturasını ödemekten sıkılıp yeni seçimler yapmak üzere olan sıradan bir kasiyer arasındaki hoşsohbet gün aynı doğallıkla seyirciye geçiyor. Hollywood sistemiyle dalga geçilmesi de sinefiller için ayrıca eğlence sebebi, oyuncuların aldığı keyifte gözlerinden okununca ortaya iyi bir seyirlik çıkıyor. Geriye kalansa, kalbinizdeki Express kasanızdan geçireceğiniz en sevdiğiniz 10 şeyden oluşan listeniz…

Battle in Seattle – İsyan

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 07:33:00 0 yorum

Haklar, Özgürlükler ve Aktivistler: Küreselleşme!

1993’de sinema kariyerine oyuncu olarak atılan, birkaç film dışında pek parlak bir çıkış da yapamayan Stuart Townsend genel izleyici nezdinde kariyerindeki tek ödülü getiren “Resurrection Man” ve dvd piyasasında çok tutulan “Queen of the Damned” bilinir daha çok. 1990’ların sonundan, 2000’lerin ortalarına değin popüler olan oyuncu uzun süredir filmlerde gözükmüyor ve şu sıralar Charlize Theron ile yaşadığı aşkla gündeme geliyor daha çok. Oysa Townsend için en önemli yıl, gözlerimizin önünden pek geçmemiş… Prodüktörlüğünü de üstlenip, yazıp yönettiği “Battle İn Seattle” sessiz sedasız ev sinemasına transfer olanlardan.
Townsend, aslında senaryo yazmış gibi görünse de, kamerasını yaşanmış bir olaya çeviriyor. 1999 yılında Amerika’da gerçekleşen ilk büyük küreselleşme karşıtı eylemi konu alan film, ilk başarılı eylemi mercek altına alıyor. Eylem sırasında olaya taraf olan herkesi de konu edinmeye çalışarak kalabalık kadrosunu da tanınmış oyuncuların kurup izlenirlik yaratıyor. Sadece şöhretli oyuncular değil elbette… Kurguda araya attığı arşiv görüntüleriyle de bu durumu destekliyor. Özellikle bu sayede tempo sorunu yaşamadan diken üstüne izlenen bir film kotarmayı başarabiliyor birkaç eksiği dışında.
Dünya Ticaret Örgütü’nün 1999’da Seattle’da yapmayı planladığı toplantılar sırasında yaşananlara odaklanan film, gece ve gün olarak böldüğü tarihlerle ilerleyen bir anlatım kuruyor. Söz konusu eylem de birçok bakımdan tarihe geçmiş durumda. Amerika’da ilk büyük küreselleşme karşıtı eylem olmasının yanı sıra, başarılı bir sonuçla Amerikan medyasının da neden karşı olduklarını aktarmalarını sağlamış, küreselleşmenin aslında ne olduğu konusunda bilincin artmasına ve peşinden pek çok büyük eylemin gerçekleşmesine de önayak olmuş.
Küreselleşme konusundaki bilincin anlaşılması ve eylemlerin yapılması konusunda milad olan bu hareketle ilgili yaşananlara odaklanan “İsyan” adındaki tamlamayı hak edecek atmosferi sunuyor her şeyden önce. Merceğine aldığı önde gelen 4 aktivist karşısına Vali ve Polis ile hamile eşini koyarak kendince bir denge de sağlıyor.
Jay, Lou, Sam ve Django girişte pankartlarını asarken başlıyor her şey. Bir yanda onların yaptığı planlar, diğer yanda Vali Jim Tobin’in protestoculara şiddet kullanmamaları akdiyle verdiği özgülükler. Her şeyin tam ortasında ise Polis Dale ve hamile eşi Ella… Bir eylem sırasında kardeşini kaybetmiş Jay neredeyse diken üstünde… Tüm Dünyanın gözü üzerinde olması dolayısıyla kentteki toplantıdan alnının akıyla çıkmak isteyen Vali de öyle.
Ama taraflar o kadarla kalmıyor, başka protestocu gruplar devreye giriyor. Vali’nin de üstünde olan bürokratlar var elbette. Birde her şeyi gösterme sorumluluğu taşıyan Televizyoncumuz Jean mevcut. Medyanın iyi tarafını temsil etmekte…
Yarattığı ve odaklandığı karakterler yardımıyla her tarafa odaklanan, olayı herkesin gözünden anlatmayı deneyen “İsyan” beklendiği gibi ajitasyona girmeden öyküsünü anlatıyor. En büyük artısı de kurduğu atmosferi ajitasyona başvurmadan tüm etkisiyle aktarabilmesi zaten… Belgesel’le kurgu arasındaki anlatımı da iyi kullanan Townsend, aynı başarıyı karakter yaratımında gösteremiyor ne yazık ki. Basit sebeplerle orda bulunan protestocuları, çok basite indirgemek, adeta protesto var hadi gelin denerek toplanmışlar gibi göstermek affedilmez hata oluyor. Adeta ne için orda bulunduklarından çok, protesto için bulunan insanlar gibi göstermek taraflardan birini zedelemiş oluyor. Bilinçsiz protestocular gelmiş takılıyor izlenimi de tekdüze yaratılan karakterleri görünce seyircinin çıkardığı anlam olarak kalıyor. Eylemcilerle ilgili genel önyargı da böylece aynen korunmuş oluyor bir anlamda… Karakter yaratımı konusunda en iyi kısım ise Polis ve eşi oluyor ki, hikayenin ana dram temasını da onlar besliyor. Görevlerini yapıyor…
Townsend’ın filme dair en başarılı tercihi taraf seçmemek oluyor öncelikle. Herkese aynı mesafede durmayı başaran yönetmenin gözünde iki cephedeki insanlarda üzerine düşeni yapan görev adamları… Kimse kötü olarak resmedilmezken, sadece eylemcilerden Jay biraz öne çıkıp kahramanlaşıyor ama pek de sırıtmıyor bu durum.
Sonuçta seyircinin alması gereken mesajlar bir bir ortaya çıkıyor. Herkes hatalı o belli. Kimse kötü değil. Kötü olan kurum sadece. Dünya Ticaret Örgütü, küreselleşme adı altında aba altından sopalıyor bazı ülkeleri… Ama ne olursa olsun, olayların yaşandığı ülke Amerika işte… Özgür ülke, Demokrasinin beşiği Amerika!!? Her şey olur, herkes özgürce fikrini söyler, tutuklansa da akşamına salıverilir, yaşasın özgür ülkemiz sonucu doğuyor ki, finalde akıllara zarar olan da bu. Her şey güzel bir çaba ile başlamış da olsa, protestocuların başarısından değil, yönetimin hatasından büyüyen eylem sonucu çıkarılması da filmin en büyük eksisi…Her ne kadar cepheler arasında taraf tutmasa da Townsend, sonuçları verirken klasik Amerikan yanlısı tavırla olayları çözmesiyle başarısız belki de şanssız kalıyor. İyi yaratıla ama arkası gelmeyen karakterleri ve tüm tarafsızlığının altında yatan söylemi boş verip tarihe tanıklık edebilme şansı vermesi ise, filmin elde kalan tek önemli özelliği…

Largo Winch

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 07:24:00 0 yorum

Hediye Edilmiş Kader
Ten Ten’in baş çizeri Michel Greg sayesinde New York’a gelen Jean Van Hamme, Uluslararası şirketlerde pazarlama alanında edindiği parlak konumdan sonra başladığı yazarlık kariyerinde attığı yeni adımlar sırasında Belçikalı bir halı tüccarının fidye için kaçırıldığı haberinden ilham alır. Çalışmalar sırasında birisinin ortaya attığı “Para mutluluğu satın alamaz” tarzı formülde buna eklenince Kasım 1973’de “Largo Winch” karakteri yaratılmış olur. Daha sonra da çizer Philippe Francq’la Largo Winch’i çizgi romana taşınır ki, 18 yıldır devam etmekte… Kafasındaki Largo karakterinin çizgi romana taşınması konusunda titiz davranan Hamme ancak 3 ay sonra çizimleri beğenebilir.
Sinemanın son döneminin çizgi romanlardan beslenmesi üzerine de, Avrupa çizgi romanlarından sinemaya yakın duran örneği Largo Winch’in sinemaya aktarılması fikri gündeme gelir. Yarattığı eser konusunda titiz davranan Hamme, projenin başından itibaren kendi hikayesine takılacağını ve yeterince objektif bakamayacağını hissettiği için senaryo çalışmalarında sadece danışman olarak kalır. Bir tarafı holdinglerle çevrili, küreselleşme ve modern dünya atmosferi olan hikayenin diğer tarafındaysa kaderine karşı durabilen bir adamın oğlunun ölümsüz hikayesi yatar… Yapımcılardan Nathalie Gastaldo’ya göre projenin güçlü yanlarından birisi hem büyük bir gösteri olması hem de çok daha kişisel bir şeyler sunma imkanı vermesidir…
Bu modern hikayesinin beyazperde yolculuğu belki ilk belki de son filmle başladı. 18 yıldır devam eden bir çizgi romandan uyarlanmasına rağmen, pek bilinmemesi dolayısıyla fanatiklerinin ayakta alkışladığı, merakla beklediği bir film değil öncelikle. Temellerinin atıldığı tarihte bugünün dünyasını anlatmış hikayenin yeni keşfedilmesi ve sinemaya uyarlanması da doğru tercih gibi görünüyor pek çok açıdan.
Senaryoyu da yazan Jérôme Salle, ikinci uzun metrajına imza atmış oluyor. Senaristlik sonrası 2000 yılında savaş draması kısa filminden sonra 2005’te birçok türü aynı potada erittiği “Anthony Zimmer” ile ilk uzun metrajını çekmiş, Cesar ödüllerinde en iyi ilk film dalında aldığı adaylık ile destek de görmüştü. İkinci uzun metrajında da benzer bir film çıkarıyor ortaya Salle…
Bu kadar uzun süredir devam eden öykü dolayısıyla sinemaya aktarırken, sağlam bir senaryo ile atıyor ilk adımını. Sonrası ise biraz son Bond filmini andıran aksiyon oluyor. Filmin geneline de bir Bond havası hakim birçok karede… Ama bu benzerlik durumu hiçbir sorun yaratmıyor, aksine filmin izleyeni içine çekmek için kullandığı araçlardan biri oluyor.
Çizgi romana genel olarak sadık kalındığının belirtildiği filmde, sadece birkaç sahne birebir alınmış. Dünyanın beşinci büyük şirketinin sahibi Nerio Winch’in öldürülmesiyle açılıyor film. Hiç vakit kaybetmeden Largo macera severliğini, yeteneklerini gösterebildiği kavgaya karışıyor ve bir kızla tanışmış oluyor. Sonrası uyuşturucu bulundurmaktan hapse girmek…
Nerio Winch’in yardımcısının ortaya çıkması ile birlikte Largo’nun şirketin kalan tek varisi olarak şirketler dünyasına atılması sağlanıyor. Aynı zamanda sık sık geçmişe dönülerek Largo’nun üvey babası Nerio ile olan ilişkisi, evlatlık edinme sürecinden itibaren işleniyor.
Holdinglerle çevrili dünyada, bildik Bond numaraları da bu andan sonra başlıyor. Hazırlanan birçok sürpriz gelişme, dikkatli izleyici için pek tatmin edici olmasa da bir şekilde kendini izlettiriyor Largo. Beklendiği gibi önce babasının ona çizdiği kaderi yaşamak istemiyor ama sonra iş onurunu kurtarma meselesine dönüşüyor. İntikam hissi de bolca aksiyonu tetikliyor. Filmin farklı ülkelerde geçmesi ve aksiyonu da biraz Bond filmlerinden ödünç alınmış gibi.Çizgi romanını sevenler için ne ifade ediyor bilinmez ama, seçeneksiz ekran başına kurulan için hoş bir seyirlik sunuyor Largo Winch. Arada yapılan paranın satın alamayacağı şeyler olduğu meselesi başta olmak üzere erkek meseleleri ile hediye edilmiş kader üzerine geçen konuşmalarla mesajını da vermiş oluyor. Alternatif Bond filmi kaynağı sayesinde özgün kalabilmeyi ve kendini keyifle izlettirmeyi başarabilen hoş bir ortalama seyirlik…

Pazartesi, Haziran 15, 2009

In Search Of A Midnight Kiss – Geceyarısı Öpücüğü

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 02:51:00 0 yorum


Yeni bir yıl, sıkı bir öpüşme…
Bağımsız sinemanın adı henüz yeni yeni duyulan ismi Alex Holdridge’den bir film daha. 1975 Austin, Texas doğumlu yönetmenin üçüncü filmi ve ilk siyah-beyaz’ı… Üniversitede başarılı bir öğrenci iken İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bırakıp film yapmaya karar veren Holdridge garsonluk yaparken yazıp yönettiği ilk uzun metrajı 2001 yapımı “Wrong Numbers” ile başarılı ilk adım atanlardan. Austin Film Festivalinde izleyici ödülünü kazanan film, birçok stüdyonun ilgisini çekince gerisi de geldi. 2 yıl sonra aynı başarıyı sürdüren çiçeği burnunda yönetmen buz kez “Sexless” ile hem jüri hemde izleyici ödüllerini aldı. “South by Southwest” Film Festivalinde gelen ödüller sayesinde ismi daha geniş kitlelerce duyuldu ki, üçüncü filminin ülkemizde gösterime girmese bile ev sinemasına çıkışı da belki bu yüzden…
Los Angeles’ta tam zamanlı yazar, yönetmen ve insan olarak yaşamdan esinlenen, büyük ölçüde etrafındaki sosyal ilişkilere olan gözleminden beslenen “Geceyarısı Öpücüğü” ile üçüncü filmine imza atan Holdridge, 2007 yapımı filmiyle yine bağımsız film festivallerini dolaştı ve ödülleri topladı. Senenin en iyi işlerinden biri olarak da adlandırıldı ki, filmin içerdiği samimi hava ve siyah beyaz olması da farklı bir deneme olarak öne çıktı. Üstelik ele aldığı konunun farklılığı da cabası.
Los Angeles’ta yaşanan 2000’ler ilişkilerine dair bir şeyler anlatan ve bunu da bir gün içinde küçük kadrolu sevimli bağımsız, 29 yaşındaki Wilson’un öyküsüne odaklanıyor. Daha açılışında ilk mesajını veren film, günümüz insanının özellikle yılbaşı gecesinde eş bulma sevdasına odaklanıyor. Yılbaşı gecesi saat 12’yi vurduğunda öpüşecek birini bulma sevdası o kadar fazla ki, bu tarz randevulaşmalar için kullanılan sitelerin üye sayısının yılbaşı gününde % 300’lük bir artışta bunun kanıtı olarak gösteriliyor. Senenin geri kalanında ne olursa olsun, yılın ilk dakikasında öpüşmeye olan özlem iki karakterin bir günlük macerasında özetleniyor.
Wilson’un yılbaşı sabahı ev arkadaşı Jacob’un kız arkadaşı Min’in resmini photoshop’ta çıplak bir kadın vücuduna yapıştırıp mastürbasyon yaparken çift tarafından basılmasıyla açılıyor. Geleceğe dair hiçbir planı ve umudu olmayan, aklı hala bitmiş ilişkisinde olan Wilson, dönem gençliği gibi her şeyi yok sayan ve karşısına çıkan fırsatlara yüzünü çevirerek mutfağında oturup pencereden dışarıyı seyreden insanlardan biri… Jacob’un olaya el koyması da tam bu sırada gerçekleşir. Yeni yılın ilk anlarında doğru adam olmak için bir internet sitesine kişisel ilan vermesi gerektiğini söyler ve Wilson ilanı verir.
Yılbaşı akşamı birlikte olunacak doğru adamı bulma ısrarındaki Vivian, ilana cevap verir. Ve “senden sonra birkaç kişiyle daha buluşacağım” diyerek “geç kalmamasını” öğütler. En azından saat 6’ya dek takılma ihtimalleri de ceptedir. Daha buluşmaya giderken Jacob’un Wilson’a prezervatif vermeye çalıştığı sahneden itibaren filmin samimi ve komik diyalogları da başlar. Almak istemeyen Wilson’a, Jacob’un yaptığı savunma müthiştir. Klozetin yanında tuvalet kağıdı durması kadar doğal bir şeydir erkeğin buluşmaya giderken yanına prezervatif alması…
Vivian’da, Wilson gibi kayıp karakterlerden biri olarak karşımıza çıkar. Sürekli sigara içen, güneş gözlüklü genç kadın, ilk sahneden itibaren albenisini de konuşturur. Tabi siyah beyazında etkisiyle…
Wilson ve Vivian’ın birlikte takılmalarıyla bir günde geçen bir nevi gençlik masalına dönüşen film, ikilinin boş konuşmamasıyla da ayrı bir anlam kazanır. Bitmiş ilişkisinin yaralarını sarmaya çalışan oyuncu adayı Vivian her şeyi direk söyleyen haliyle Wilson’u da zorlar.
Wilson ve Vivian’ın sadece anı değil, geçmişlerinden acılarını da paylaşmalarıyla derinlik kazanan film, tüm samimiyetini dökümanter tarzı kamera kullanımıyla da destekler. Böylece izleyici çifti sürekli takip ederken, Los Angeles’ı da gezmiş olur. Holdridge’de bu küçük ölçekli samimi bağımsızıyla hem dönem ilişkilerine dair bir şeyler söyler…
Tempo sorununa düşmeyen film, iyi diyalogları ve anlatımıyla finalinde “Wind of Change”i söylerken üç ana karakterinin yaşadığı evden zoom-out yapıyor ve geriye Scorpions klasiğinin sözleri kalıyor… Doğru ya, her yerde olduğu gibi ilişiklerde de değişim rüzgarları esiyor…
“Take me to the magic of the moment on a glory night, / Where the children of tomorrow dream away / In the wind of change. / Walking down the street. and distant memories / Are burried in the past forever.”
“Beni anın sihrine götür / Bir şanlı gecede / Yarının çocuklarının hayal kurduğu yere / Değişim rüzgarlarında / Yoldan aşağı yürüyorum / Farklı hatıralar / Sonsuza dek geçmişe gömülüler”

Vali

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 02:46:00 0 yorum


Çünkü biz çabuk unutuyoruz!
Tutmuş dizilerin finallerinin sinemada yapılması denemelerinin son halkası bu kez da halkının ve doğruların yanında olan Vali… Sinemaya aktarılması için önünde hiçbir engelde olmaması işin tuzu biberi. 2006 yılında başlayan “Köprü” dizisi “Faruk Yazıcı” adlı Vali tanıştırdığı izleyicisini 2 sene boyunca peşinden sürüklemiş, birçok dizinin arasında farklı konusu ile de beğenilen, tercih edilen dizilerden olmuştu.
Vali ürettiği komplo teorileri ile seyirciyi ilk andan tanıştıran ve bunun üzerinden ilerleyen bir film olarak veriyor startını… Özdemir Sabancı cinayetine yapılan gönderme ile aksiyonunu da başlatıyor. Üstelik suikastı gerçekleştiren kişinin yüzünü de gizleyerek, izleyiciye ilk andan merak duygusunun tohumlarını da atıyor. Bu tohumların sonrası ise tamamen enerji kaynakları üzerinden ilerliyor. Dünyanın yeni enerji kaynağının ülkemizde bolca bulunması ama kimsenin dikkate almamasının aksine Amerika’lıların geleceği önceden görerek sahiplenme çabası üzerine odaklanıyor film. Bu noktada da hafiften komik bir durumda oluşmuş oluyor. Tüm ülke uyurken, bir Vali duruma karşı koyuyor.
Vali “Faruk Yazıcı” karakteri ne kadar iyi anlatılıyorsa, kötüler de o kadar zayıf, cılız ve karton kalıyor. Adeta bir karikatür, kağıt gibi. Her karakterin aynı özende anlatılmasını beklemek fazla olur belki ama, kötülerin bu kadar saf kötü olması sinemanın geçmişinden kopmuş bir yaprak gibi artık. Son olarak Zincirbozan’da işlenen bu Amerikan parmağıyla ülkeyi karıştırma formülü bu kez daha kötü anlatılıyor. Bir teknede yaşayan, her yere kolu uzayan kim olduğu belli olmayan bir dış mihraklı “saf kötü” ile Vatan hizmetine kendini adamış “Vali”nin mücadelesi temel adımlarını iyi atıyor aslında. Ama nafile… Ne bir aksiyona dönüşebiliyor, ne bir siyasi komplo filmine, ne de bir drama…
Çıkarılan madenin MTA’ya tetkik için gönderilmesi safhasında başlayan ölümlerin işleniş biçimiyle özellikle ikinci ölümden sonra tempoda öyle bir düşüyor ki, adeta yas filmi halini alıyor. Bu yolda trenle gelen acılı bir baba ile başlayan anlatım, tempoyu düşürüp filmi olabildiğince uzatıyor. Özellikle o anlarda düşen temponun da yardımıyla filmde arapsaçına dönüyor, ilk sahneden itibaren merak edilen şeylerin, sırların ortaya dökülmesi ve açığa çıkması da arada kaynamış oluyor.
Kötünün ve iyinin bu kadar kalın çizgilerle oluştuğu filmde, ortada kalan sıradan bir karakterin olmamasının tuhaflığı sebebiyle hiçbir sır da ortaya çıktığında şaşırtıcı olamıyor haliyle. Daha hangi türe ait olacağına karar veremeyen film, hiçbiri olarak sona erdiğinde de başarabildiği tek şey, diziden temellerini attığı ana karakteri oluyor.
Yan karakterlerinin tuhaflığı da filmin diğer bir noktası. Silik bir Vali eşi, tuhaf bir yardımcı ile antika bir arabaya binen polis karakterleri ile kötülerin anlaşılmayan görev adamlığı da geçiştirilenlerden. Yönetmenin başarısızlığının her daim hissedilmesi de cabası…Öyküsünü bir şekilde anlatmayı becerebilen “Vali”, ana mesajını da veriyor ama ne aksiyon ne de dram olamayınca, halen dizi havasını taşımakta ısrar edince kaçırılmış bir fırsattan ibaret kalmaya mahkum kalıyor…

Cumartesi, Mayıs 23, 2009

Tarihi Kızkalesi'nde Fazıl Say rüzgarı esti

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 17:18:00 0 yorum

“Portakallar Müzik Açıyor” sloganıyla organize edilen 8. Uluslararası Müzik Festivali’nin açılışı, Mersin’in Erdemli İlçesi'nde bulunan tarihi Kızkalesi’nde, Fazıl Say'ın verdiği muhteşem konserle gerçekleştirildi.

Piyano ve konuklar teknelerle taşındı
Mersin'in gözdesi Kızkalesi'ne, karadan teknelerle ulaşımın sağlandığı konsere, Mersin Valisi Hüseyin Aksoy, Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Macit Özcan Festival Komitesi Başkanı Faik Burakgazi, festivalin sanat danışmanı Remzi Buharalı ve çok sayıda davetli katıldı. Konserin en ilginç detaylarndan biri ise Fazıl Say'ın piyanosunun da tekneyle adaya taşınması oldu. Kızkalesi'nde ilk kez gerçekleştirilecek konser için tarihi mekan özel olarak hazırlandı.

“Mersin sanatın ve sanatçının dostu”
Mersinli müzikseverlerin yoğun ilgi gösterdiği konserlerin biletlerinin çoğu günler öncesinden tükendi. Kızkalesi'ne gitmek için tekne bekleyenler uzun kuyruklar oluşturdu. Dünyaca ünlü piyanistimiz Fazıl Say, konser öncesi verdiği röportajda böyle bir mekanda eserlerini icra etmekten anlatılmaz bir keyif alacağını belirterek şunları söyledi: “Kızkalesi bu tip faaliyetler için çok uygun ve burada klasikten popa kadar her türlü müzik icra edilebilir. Mersin sanatın ve sanatçının dostu bir şehir. Festivale çok emek veriliyor. Umarım bu ilgi ve festival coşkusu artarak devam eder.”

Kızkalesi Say'ın besteleriyle çınladı
TRT 'den de canlı olarak yayınlanan konsere Fazıl Say, Johann Sebastian Bach'ın unutulmaz eserleriyle başladı. Ludwig van Beethoven ve George Gershwin'inden de seçkiler sunan Say, “Kara Toprak”, “Nazım”, “Kumru”, “Sevenlere Dair” adlı baladlarına unutulmaz gecede piyanosuyla tekrar hayat verdi.

Kızkalesi'nin Efsanesi
Mersin civarındaki tarihi Korikos'ta yaşayan krallardan biri kızı yeni doğunca adet olduğu gibi küçük kızını kahine götürür ve kızının 19 yaşına gelince bir yılan tarafından sokularak öldürüleceğini öğrenir. Bunu önlemek için de denizin ortasına bir kale yaptırır ve kızını orada tutar. Kız 19 yaşına gelince kalede şenliker verilir. Bu şenliğe davetli bir köylü kadın da bağında yetişen nefis üzümlerden bir sepet hediye götürür. Fakat dalgınlığından sepetin içine giren yılanı görmez. Prenses üzümü çok sevmektedir. Herkes gittiğinde yemek üzere üzüm sepetini odasına gönderir. Herkes gittiğinde odasına çıkan kız üzüm yemeye başlar ve yılan kızı sokarak öldürür. Efsane bu hazin hikayeyi anlatmaktadır ancak tarih sayfaları ise Kızkalesi'nin Bizans İmparatorunun emriyle Amiral Eugenios'un 1104 yılında yapımına başlattığını yazmaktadır. Kıyı kale zincirinin halkasıdır. Ve Kız Kalesi, tarihi Korikos kentini, denizden gelecek bir saldırıya karşı korumak için yapılmıştır.


Mersin'de festival coşkusu 12 gün sürecek
Farklı kültürler, 12 gün boyunca Mersin’in tarihi mekanlarında ortak dil müzikle buluşacak. Fazıl Say, festival kapsamında 22 Mayıs’ta (bugün) Mersin Kültür Merkezi’nde, bir konser daha verecek. Bu etkinliğin biletleri 20, 30 ve 50 TL'den satışa sunuldu.
Müzik dünyasında "caz flamenko" tarzıyla tanınan Al Di Meola, "World Senfonia" adlı konseriyle 23 Mayısta Kongre ve Sergi Sarayı'nda sanatseverlerin karşısına çıkacak. Bu etkinlik için sanatseverler 10, 30 ve 50 TL bilet ücreti ödeyecek.
Ankara Devlet Opera ve Balesi sanatçıları, "Carmina Burana" balesi ile 26 Mayısta sanatseverlerle buluşacak. Kültür Merkezi'ndeki etkinliğin bilet fiyatları 10 ve 20 TL..
Resonance Quintet Topluluğu, farklı bir mekanda vereceği konserle sanatseverlerin karşısına çıkacak. Mersin İtalyan Katolik Kilisesi'nde 27 Mayısta gerçekleştirilecek konserin bilet fiyatları 25 TL. İngiliz akapella topluluğu Swingle Singers'ın Kongre ve Sergi Sarayı'nda 30 Mayısta vereceği konseri izlemek isteyenler ise 10 ve 20 TL ödeyecek.
Festival, Fabio Biondi'nin direktörlüğünü gerçekleştireceği etkinliklerle sona erecek. Kemanda Fabio Biondi'nin yer alacağı 17 ve 18'inci yüzyıl müziğinin başarılı yorumcusu kabul edilen Europa Galante Topluluğu, 1 Haziranda sahne alacak. Bilet fiyatları 10, 25 ve 40 TL olarak açıklanan etkinlik Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilecek. Topluluğun 2 Haziranda Tarsus Saint Paul Müzesi'ndeki konseri ise 50 TL ödenerek izlenebilecek. Ücretsiz etkinlikler kapsamında ise Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Bandosu ve Devlet Halk Dansları Topluluğu vatandaşlarla buluşacak.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Bandosu'nun 25 Mayısta Forum Mersin Alışveriş ve Yaşam Merkezi ile Açık Hava Amfi Tiyatro'da konser vereceği festival çerçevesinde, Devlet Halk Dansları Topluluğu 28 Mayısta Tarsus 75. Yıl Kültür Merkezi'nde, 29 Mayısta Toroslar Belediyesi 3 Ocak Spor Kompleksi'nde gösteri sunacak.

İşkence Odası / Martyrs

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 17:10:00 0 yorum

Öteki tarafa bir göz mesafesi!

1993’te kısa filmlerle kariyerine başlayan Pascal Laugier’den enteresan bir film daha. Korku filmi olarak kodlanan ve o şekilde vizyona giren film sadece o kadarla kalmayan, üç bölüme ayrılan kendince sosyal eleştirilerde de bulunan yapısıyla farklı bir noktada durması gerekenlerden. Afişi ve medyaya yansıyan görüntüleriyle son dönem Fransız “kanlı”ları gibi görünüyor aslında. İzleyicisini de bu şekilde çağırıyor salonlara… Ama kazın ayağı pek öyle değil. İki kısa filmin ardından 2004’te “Saint Age” ile ilk uzun metrajını çeken Laugier aslında bizde de “Kutsal Bakire” adı ile gösterime giren ilk filminde de farklı bir denemeye soyunmuştu. Tipik korku filminden farklı olarak dram öğelerine de başvurmuş ama tipik korku filmi bekleyen izleyiciye beğendirememişti kendisini…
1970’lerin başında, Fransa’dayız. Birkaç ay önce kaybolan 10 yaşındaki küçük kız Lucie yolda başıboş dolaşırken bulunuyor. Vücuduna şiddet uygulanmış fakat hiçbir cinsel taciz izi yok ve kaçırılma nedenleri bir türlü açıklanamıyor. Şokta, kelimelerini kaybetmiş Lucie, bir hastaneye kaldırılıyor ve orada kendi yaşında Anna adında bir kızla arkadaş oluyor. 15 sene sonra… Sıradan bir ailenin kapısı çalar. Evin babası kapıyı açar ve elinde av tüfeğiyle bekleyen Lucie’yi karşısında bulur. İşkencecisini bulduğuna ikna olan Lucie tetiği çeker..
Öyküsü bu şekilde özetlenen, Laugier’in senaryosu ile aslında üç bölüme ayrılan ve o şekilde işlenen bir film “İşkence Odası”. Temel çıkış noktası da korku sinemasının zenginlerle ilgili yaptığı kodlamaya dayanmakta. Söz konusu kodlama özellikle “Hostel” serisi ile iyice ayyuka çıkan zenginlerin çeşitli Avrupa ülkelerinde tuhaf fantezilerini uygulayabilmeleri için kurulan tarikatlara ve gruplara dayanmakta. Hayattan her istediğini almış burjuvaların insanın hayatına hükmedebilme isteklerinin aşırılığıyla, düzenli tertiplenmiş organizasyonlarda genellikle genç kadınların kullanılması da diğer bir kodlama. Bu iki kodu kullanan Laugier, Otel serisinden farklı olarak filmini birkaç eklemeyle besliyor.
İlk bölümde 15 yıl sonra kendine işkence edenlerin evini bulduğunu iddia eden Lucie’ye odaklanıyor film. Kaçıp kurtulan kurbanın girdiği evde uyguladığı infazı beklendiği gibi hayli şiddetli ve kanlı işliyor. Arkadaşı Anna geldiğinde de bir anlamda seyirciyle özdeşleşiyor. Ne de olsa hiçbir şey bilmeden hafiften çatlak bir kızın peşinden gitmek söz konusu. Japon korku filmlerinden ödünç alınan bir karakterde söz konusu oluveriyor peşinden. Sadece Lucie’mi görüyor, yoksa gerçekten var mı sorularının arasında film ilk konusunu bitiriveriyor. Laugier üç parçaya böldüğü filminin ilk bölümünü klasik bir ekran karartmasıyla sonlandırıyor. Tipik korku filmi öğeleriyle ilgili bölümde buraya kadar zaten…
Sonrası daha çok dramla ilerliyor. Seyircinin şaşkınlığını bolca kullanıyor böylece Laugier… Ne de olsa özette vaat edilen konu daha filmin ilk yarısı bitmeden sonlanmış, sonrasında ne olacağı ise tamamen muamma… Bu belirsizlikten de çok iyi faydalanıyor. Evin içinde bulunan gizli bölme filmin ikinci bölümünü başlatıyor böylece. Gizli bölmede ki genç kadının durumu da hayli tuhaf… Kafasına demir maske zımbalanmış kadının her yeri yara bere içinde. Büyük şaşkınlıkla müstakil bir evde, normal görünen dört kişilik bir ailenin gizli bölmesinde neler olduğu şaşkınlığı yeterince psikolojik bir gerilim sağlamış oluyor. Aynı zamanda bulunan kız yardımıyla da dramı tetikliyor.
Üçüncü bölüme ise eve yapılan tarikat baskınıyla geçiliyor. Filmin odak noktası da bu bölümde ortaya çıkıyor. Amaç insanlara işkence yapmaktan, tuhaf zevkleri tatmin etmekten daha fazlası… Vücut ne çekerse çeksin gözlerin hala yaşam dolu olduğu, kendini her şeyden soyutlamanın insanı nerelere götürdüğünün peşindeki insanlardan oluşan bir tarikat bu. Ve tarikatın amacı da o gözlerin ne gördüğüne olan merakı. Bu konuda da tarikatı ya da her şeyin başındaki kişinin dediği üzere “organizasyon”u ele alış biçiminde de son derece başarılı bir anlatım sergiliyor Laugier. Öncelikle anlattıklarına inandırıyor. Anna ile ilk andan itibaren izleyiciyle özdeşleştirmesinin meyvelerini de son bölümde topluyor. Tarikatın Anna üzerinde yaptıkları ile her şeyini açıkta etmiş oluyor. Bedene uygulanan her türlü işkenceye rağmen gözlerdeki yaşam ifadesine takmış insanlar finalde toplu şekilde karşımıza da çıkıyor ama zayıf bir finalle sonlanıyor film, öteki tarafı görme isteği peşinde…Korku filmi olarak bilinen ama biraz daha derin bir konuya el atan “İşkence Odası” öyküsünü üç bölümde anlatan, yoğun şekilde seyircinin ne derece özdeşleşebileceğine bağlı olarak ilerleyen bir dram. Korku filminden daha fazlasını merak edenler ve vahşet filmlerinin mantıklı açıklamalarla bağlanmış halini merak edenlerin bir göz atmasında fayda var.

MİM'lenmişim

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 09:07:00 0 yorum
Blogçular arası dayanışmanın son gözdesi Mim bana da tosladı sonunda... 3 yıldır blogger olsam da pek alakam yok blog aleminin bu tip olaylarıyla... Yine de hoş süpriz oldu, Mimlenince içimizde kalmıyormuş, bizde mimliyormuşuz birini, o sayede sayfadan mimlediğimiz kişinin blogunu tanıtıyormuşuz vs...
Benim stajyer sinema blogçusu Kadir sağolsun beni mimleyip güzel bir orta yapmış, gol yapmadan bırakmamak lazım değilmi...
Efendiiiim ilk MiM: Sinema Hakkında Sorular

1) Sinema nasıl ortaya çıkmıştır?
Sorunun ciddi cevabını Kadir kendi blogunda cevaplamış, http://sinemarket.blogspot.com'dan buyrun bakın...
Gelelim benim cevabıma, nasıl ortaya çıkmışsa çıkmış, çıkaran da halt etmiş kardeşim. Şuna bak senelerdir sinema salonlarında helak oluyoruz... Kendi adıma beta video kasetten başlayarak, dvdye uzanan film arşivim başta olmak üzere, sinema aşkına harcadıklarımı toplasam kat,yat alırdım yaa... Sevgililerimden ayrılmazdım, depresyona girmezdim... O Lumier'ler sağ kalmamış da kurtulmuş elimden...

2) En son hangi filme gittiniz?
Daha dün, Arkadaşımın Aşkı'na gittim...

3) Verdiğiniz paraya acıdığınız bir film oldu mu ? Hangisi veya hangileri?
Şu sinema yazarlığı başladı başlayalı, hangisine acımadım ki demek lazım... Özellikle sinemalar.com döneminden başlayarak, vizyona giren filmleri kritiklendirmek söz konusu olunca, bolca acıdım paraya... Birde geçenlerde film arşivini kurcaladığımda gereksiz filmleri gördüğümde içim acıdı, ama şükürki onun geri dönüşümü mümkün, Gittigidyor ve benzeri siteler sayesinde zarardan dönmek kolay ama sinemada izleyip de beğendiğim vizyon filmi çok az...
4) Bir filmin kaliteli olması için hangi kriterlere sahip olması gerekir? Neden?
İyi bir künyeye sahip olmalı, ekip işi olan sinemanın, doğru ve uyumlu bir takımla sonucu daha iyi olur her zaman. Ama benim için en önemli kıstas beni şaşırtması... Günde 3 film izleyen biri olarak o kadar çok öyküyle karşılaşıyorum ki, ortasında sonunu algılayacağım film olmamalı bir defa... İyi bir kurgu, etkili müzikler ve samimiyet de artı faktörler... Ama ne olursa olsun işin özü senaryo... İyi bir senaryo yoksa elde fos bir film çıkar....
Eveeeet... Ben soruları cevaplayıp sıramı sağdım... Eldeki mim'i de yakın zamanda tanıştığım http://sinemamanyaklari.com/'un sahibi Hasan Nadir Derin'e paslıyorum... Artık mim'de cevaplar da onda...

Film Doktoru'ndan Notlar # 2

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 09:01:00 0 yorum
Oxford Cinayetleri, uğraştı uğraştı bir türlü gerilim yaratamadı diye özetletiyor kendini… Bir kere başroldeki oyuncu Eliah Wood ile rolü arasında müthiş bir uzaklık var… Çok fazla matematik var ama konu iyi nasıl olmuşsa… O da roman uyarlaması olmasından. Roman uyarlaması dediğin hissettirmeli diyoruz, bunda nerde… Karakterleri tanıtmak ve ilişkilendirmek için hiçbir çaba gösterilmiyor. İlk başlardaki uzun sekans dışında bir fiyaskodan öte bir şey değil.
Ölümcül İçgüdü, Nisan ayının beklediğimden fazlasını bulduğum filmlerinden oldu. Karakterlerini iyi tanıtan, gerilimini iyi oturtan, bol tempolu, silahlı ve çatışmalı havasıyla beklendiğimden iyi çıktı. İkinci bölümü merakla bekletmek için ne gerekiyorsa yaptı. Vincel Cassel’da filmi sırtına yüklemiş götürmüş…
İlk filmini beğendiğim seri Karanlık Ülkesi de üçlendi sonunda. Bu kez her şeyin öncesine gidelim deyip, karanlık filmi karanlık çağa atmışlar. Vampir - kurt adam Romeo Juliet’i yapmışlar hepsi bu. Ne eksik ne fazla… Biraz görsellik tozu serpmişler ama hikaye de işleniş de hayli bildik olmuş…
Köpekli filmlerin son örneği Marley ve Ben çoksatar bir roman uyarlaması olarak geldi vizyona… Aslında hikaye oldukça sıradan. Zaten herkes kendinden bir şeyler buldu diye ilgi çekmiş. Çiftimiz O. Wilson ve J. Aniston birbirlerine çok yakışmış sevimli gözükmüşler ama film hayli uzun ve sünmüş. Sıradan bir köpeğin insan hayatına bir şeyler katacağı daha kısa sürede de anlatılabilir, biraz da gülmemizi sağlayacak sahneler eklenebilirdi.
Bolca korku filmi gördüğümüz Nisan ayının farklı bir şeyler sunmaya çalışan filmi Kıymık oldu. Alien ve Thing’in öncülüğünde bir şey yüzünden kapana kısılan insanların hikayesini eli yüzü düzgün bir şekilde, hemde tempolu bir şekilde anlatıp gönülleri fethediyor. Devamının geleceği de muhakkak…
Uzun süredir tv işlerine dalan Mimi Leder, Son Oyun’la geri dönmüş. Yanına iyi oyuncular da almış, iyi bir öykü de. Ama hala tv filmi gibi duran bir şey çıkmış ortaya. Pek bir küçük ölçekli duruyor. Freeman ve Banderas ilk kez bir aradaymış yakışmışlar, ortak olup soyguna girişmişler, bize güzel bir sürpriz final de hazırlamışlar ama olmamış…
Hızlı Öfkeli bir serimiz vardı, onlarda dörtledi. Beklenen kadro da geri geldi. Lakin ben araba manyağı olanlardan değilim. Lastik ve motor sesi beni heyecanlandırmadı, aksine kafam şişti. Yine de tempolu bir filmmiş ki sıkılmadım. Senkronize araba sahneleri görsel açıdan çölde gerçekleşmesinin de etkisiyle iyiydi. Birde açılış sahnesi öncekilerden iyiydi sanki.
Ed Harris’de oyunculukla yetinmeyenler kervanına katılıp yönetmenliği deneyenlerden. Pollock’dan 8 sene sonra ikinci filminde de yine başarılı. Bir roman uyarlamasıyla 1880’li yıllara götürmeyi başarmış herkesi. Hikayesini de gayet güzel anlatınca iyi bir film çıkmış ortaya. Karakterlerinin özgünlüğü de sağlam iş çıkarmasını sağlamış… Kanun Benim ismi fazla iddalı olsa da film iyiydi…
İstanbul Film Festivali’nde program hayli iyiydi bu yıl. Herkese her zevke uygun filmler vardı. Bende kendimce bolca maraton yaptım. Üst üste film izlemek biraz yorucuymuş. Hele haftasonları istiklalin kalabalığında iyice yorucu oluyor. Genelde yönetmenlerin katıldığı etkinlikleri tercih etmeye çalıştım ve oldukça doydum. En çok doyduğum da Rembrandt: İtham Ediyorum oldu. En beğendiğim yönetmenlerden birini görmek mi etkiledi bilmem ama filme bayıldım. Bu nasıl gözlemdir, nasıl yorumlamadır şaştım kaldım. Altı üstü bir resim deyip geçilebilecek bir “Gecebekçisi”nden biri belgesel iki film çıkarmak kolay değil.
Oliver Assayas, Yaz Saati ile bir aileyi almış ele. Uzun zamandır aileyi anlatmak Hollywood’un işiydi aslında. Onlar kutsal aile diye tuttururlardı. Aileyi yücelteni Hollywood’a transfer etmelerinin etkisi var mıdır bunda acaba. 3 çocuklu yaşlı bir kadının ölümü sonrasında eşyaların eşliğinde, kalanların aralarındaki açmazları dile getirmiş Assayas, gayet de güzel yapmış. Biraz temposuz gibi dursa da, en iyi işini çıkarmış. Çiçeksiz vazoları sevmeyen kadın ölünce, tüm vazolar çiçeksiz kalıyor. Zaten anne de vazo gibi toparlayıcı, o gidince çocukları da bir arada kalamıyor dağılıyor…
Atları da vururlar 1969’da Syndney Pollack tarafından çekilmiş, hala güncelliğini koruyan tekrar tekrar izlenebilecek klasiklerden… Festival kapsamında tek gösterim de dolu salona oynaması da harikaydı. Festivalin klasik film seçimi de buna paralel olarak harikaydı zaten.
Festivalin Ulusal Yarışma Bölümü filmlerinin gösterimlerinin yönetmen katılımlı olması harikaydı. Birçok filmin biletleri çok hızlı bir şekilde tükendi. Sonbahar’da bu filmlerden biriydi. Festival izleyicisi hem son dönem örneklerini izledi, hem de onların yaratıcısını tanıdı.
Onca filmin içinde fos çıkanlarda oldu elbette. Başsız Kadın ne vermek istedi anlamak zor. Aynı şekilde iki Göl filmi resmen uyuttu. Tahoe Gölü herkeste ilgi uyandırmıştı. Farklı bir anlatım denediği söylenmişti ama ekranı karartıp, sesi devam ettirmek pek de işe yaramadı. En fazla uyuttu.Festivalde beni en çok keyiflendiren iki film, Zift ve Kuduz Köpek Johnny oldu. Siyah beyaz olması, aralarda küçük hikaye anlatması ve anlatım diliyle Zift izlenmesi gerekenlerden. Bir parça Tanrıkent’i akıllara getiren Kuduz Köpek Johnny ise yarattığı kaosun tadını izleyiciye çıkartıyordu…

Film Doktoru'ndan Notlar # 1

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 08:57:00 0 yorum
İkinci Mahsun Kırmızgül filmi, beklediğimin aksine Güneşi Göstermedi bana… Herkes beğeniyle izlemiş olsa da, bolca karartmayla yapılan sahne geçişlerinden rahatsız olmam bir yana, farklılıklara bu derece mesafeli ve taraflı yaklaşmasını yakıştıramadım memleket sorunlarını irdeleyen bir yeni sinemacıya. Sinemasal anlatımına sözüm yok ama, filmin hiç grisinin olmamasına, her şeyin bu derece siyah-beyaz olması ve sürekli mesaj verilmesi birçok repliğin fazlaca mesaj verme isteğiyle suni olması filmin sorunuydu bence…
Umudunu Kaybetmeyen Yönetmen Gabriele Muccino ile Will Smith ortaklığı Yedi Yaşam, gayet iyi gibi gözükse de finali pek tatmin edici değildi sanki. Ben Thomas’ın kaybolmuş yedi yaşamdan sonra kendisini insanlara yardıma adaması pek hoş bir durum tamam ama, sonradan ortaya çıkan şeylerle bunu yapmasının nedeni sanki bir parça büyüyü bozmuş gibi. Ben olsam hayata küserdim, o ise insanlara diyet ödeme peşinde… Smith’in oyunculuğu çok iyi ama filmin belli bir tempo sorunu mevcuttu…
Mart ayının büyük filmi Watchmen, Alan Moore çizgi romanı gibi katmanlı ama görsel ziyafet amacıyla yola çıkılmış bir çorbadan öteye geçemiyor. Hele her karakterin tek tek geçmişini anlatması yok mu, neredeyse uyuklatıyor. Onca uzun sürede akılda kalıcı bir sahnesinin olamaması bu yüzden… Ne zaman toparlayacak diye beklerken mırın kırın finale gelinmesi de hayli tuhaf. Aksiyon beklerken, bolca dram görmek de cabası. Filmi tek ayakta tutan sesiyle ve maskesiyle Rorschach oluyor ki ne yapsa yetmiyor, yetemiyor…
2007 yapımı “Sıradan Bir Gündü” ayın en iyilerinden biriydi. Öncülleri Brazil ve Dövüş Kulübü ve Ameli tarzındaki atmosferi bayıla bayıla izlememek mümkün değil. Daha ilk sahnesinden stil kokan film adeta mart’ın çölde vahası gibiydi. Brazil’vari işyeri atmosferini hayli güzel bir görsel stille yoğuran yönetmen Frank A. Cappello harika bir film çıkarmış ortaya. Filmi sırtında taşıyan adeta “one man show” yapan Christian Slater da cabası… Her karesi beklenmedik filmin gösterimlerinin birkaç sinema ile sınırlı kalmış olması ise üzücü oldu…
Yaşlı tüfek Eastwood, bende mermi bitmez diyerek bu yılı da iki filmle şenlendirdi yine. Yaşlandıkça üretimi artıyor. Kırmızıgül gibi o da memleket sorunlarına değiniyor ama onun gibi çıkışsız bırakmıyor. En iyi filmlerinden birini eklemiş belli ki kariyerine. Çok sağlam hikayesini kendi canlandırdığı Kowalski karakteri üzerinden nefis anlatıyor, harika bir finalle de kendi çözüm önerisini getiriyor üstad… Haliyle de alkışı hak ediyor…
Mahşerin Dört Atlısı ayın korku severleri sinemaya çekelim projesinin bir ürünü. Michael Bay, belli ki kendi “Se7en”ınını sipariş etmiş. Ama olmamış, çok eğreti bir senaryo üzerine kötü oyunculuklar eklenince “bu mudur yahu” duygusu yaratıyor insanda. İncilden alınan bir miti işlemek, kıyameti getirecek atlılar imgeleriyle kağıt üzerine hoş dursa da pelikülde hesaplar tutmuyor. Herşeyin sebebini görünce gülmemek zor, hele finalde babanın oğlunun başını okşayıp her şey düzelecek demesi içler acısı…
Hala vizyona girip girmeyeceği belli olmayan “Cadillac Records”la siyahların müziğiyle bir akşam geçireyim dedim. Başladı Muddy Waters’la nefis müzikler ama hep bir şey eksikti sanki. Kadro sağlam, Adrian Brody role pek oturmamış ama kral Elvis öncesi blues’un heyecan yarattığı dönemi göstermesi ilgiye değer. Hikayesini bolca karakter üzerinden iyi anlatıyor olsa da, “Beni Orada Arama” sonrası sanki biraz yavan kalıyor sanki. Çok bilindik, alışıldık duruyor…
U2 sonunda Türkiye’de ibaresi de hayli hoştu. Gerçek olmasa da inanmak da güzeldi. Geldiler seyirciye dokunup gittiler. İlk kez denenen 3 boyutlu konser deneyimi bundan sonra standart olsa çok hoş olacak. 3 şehirle sınırlı kalması biraz sinir bozucu olsa da güzel bir deneyim oldu… Devamı gelirse farklı bir Pazar yaratacağı kesin ki mutlak devamı gelmeli… Sinemanın korsanın önüne geçmek için 3-D’yi daha fazla kullanacağı da daha emekleme döneminde kendini belli ediyor…
Vizyonda görme fırsatı bulamadığım “Son Cellat” ekran karşısında sabrımda denedi sanki. Kadir İnanır’ın oyunculuğu hayli yapaydı, yakışmıyordu ustaya. Atilla Saral başta olmak üzere filmin dublajlı olması da hayli komik duruyordu. Hangi zamanda geçer, neyi anlatır, neyi anlatmak ister belli değil… İlk çıkışında Savcı üzerinde durmak ister gibi görünse de, sonradan arabacıyı anlatmaya kalkışıyor, sonrası mı “Cellat” olma hali aradan kafayı uzatıp “cee” yapıp dil uzatıyor… Boşa geçen zaman yüzünden adam asmaca oynamaya dönüşüyor cellatlık hali… Hesabı kitabı pek iyi yapılmamış bolca eksiğe sahip bir yamalı bohça olarak kalıyor Son Cellat…
Bu sezonun ilk yerlisi “Avanak Kuzenler”de rafları şenlendiren yerlilerden… Haddini bilen, suya sabuna dokunmadan kendini izlettiren sıradan bir film olmuş. Temel çıkış noktası sağlammış aslında ama çok basit olsun, herkese hitap etsin demişler belli ki. Alp Kırşan’ın Çılgın Dershanedeki rolü burada da devam etmeseymiş daha iyi olurmuş… Recep İvedik’te de sırıtan Fatma Toptaş’ın oyunculuğu yine yerlerde sürünüyor. Eldeki malzeme Üç kafadar filmi için ideal olsa da, yan rolleri iyi yaratıp izlenir bir vasat yaratmışlar…
“Yüksek Tansiyon”la yüksek gerilim yaratan Alexandre Aja’nın, kamerasını “Aynalar”a çevirdiği Amerika’da ki ikinci filmi de dvdsi çıkanlardan… Sen iyi bir adım atıp, kendi filmini yarat hemde övgüler karşılan, sonra git Amerika’da tekrar çevrimlerle uğraş olacak şey değil. Uzakdoğu yenilemesi “Aynalar” elbette orjinalinin etkisini yaratmıyor. Bir kere Kiefer Sutherland’ın hali sakat. 24’ten bu yana adam elde silah koşuşturup polisçilik oynuyor. Ne bir gerilim hissi yaratıyor film, ne de zıplatıyor… Kendisine yakışmayan kapışma sahnesi sonrası yaşanan final güzel olmuş o kadar, gerisi boşa geçen zaman. Aja ise “Piranha” serisine 3-D katkısı yapacak ki, yetenek yeniden çevrimler harcanıyor pes doğrusu…Richard Gere ile Diane Lane üzerinden “Sevgi Fırtınası” yaratmak isteyen filmde, ekran başında ağlamak isteyen dvd meraklıları için raflarda. Bir orta yaş aşk öyküsü anlatmak istemesi iyi, roman uyarlaması olması da merakı arttırıyor ama içerik fazla klişe. Romanı da böyleyse nasıl bayıla bayıla okumuş herkes sorusunu getiriyor akla. Richard Gere’in albenisiden faydalanma ihtiyacı duyan film, aktörün kötü anını göstermeyen yıldız korumacı örneklerden. Adam gelip geçiyor, sevgilisi gözü yaşlı kalakalıyor “eee nooldu” diyorsunuz, mendil uzatmaya kalkıyor, gerek yok kalsın cevabı da farz gibi…

To be continued # 7 / Dollhouse

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 08:49:00 0 yorum


Uykuya mı dalmışım?!
Teknoloji daha ne kadar ilerleyebilir?... İlerledikçe insana dair neler değişebilir?... Ya insan beynindeki gizem çözülürde, dilendiği gibi oynanırsa… Bir uzay çağı gerçeği yaşanır hale gelirse… İnsanın hafızası ve karakteriyle oynanabilirse… Bu silinen yeni insana sürekli farklı kimlikler ve görevler yüklenebilirse… Hepsinin yapılabildiği, bolca deneğin olduğu bir yer ya çoktan var olduysa… Ve bu kimlikleri kiralıyorsa… Tüm bu soruların ve varsayımların müsebbibi bir dizimiz daha oldu… “Dollhouse”…
Zamanında fantastik diziler konusundaki kuraklığa kendince yaratısıyla son vermiş bir isim Joss Whedon’un her şeyin arkasında olması ise merak sebebi unsurlardan. Whedon deyip geçmekse pek kolay değil. Roseanne dizisinin yazar kadrosu ile girdiği televizyon dizileri dünyasına şimdiden üç klasiği yerleştirmiş bir isim söz konusu. 6 sezon süren ve hala tekrarları ile çizgi romanı ile devam eden bir fenomen olan “Buffy the Vampire Slayer” ile dizideki karakterden doğan o da 5 sezon süren “Angel” ile altın zamanlarını yaşayan Whedon, biraz şanssız dönem yaşadığı “Firefly” dizisini ise “Serenity” adlı filmle finalleyebilmişti. Özellikle Firefly döneminde dizilerini takip eden fanatiklerinin varlığı çok daha belirgin olmuş, onların baskısıyla film çevrilmişti.
Whedon’un yarattığı yeni dizi “Dollhouse” bir Cuma gecesi premiyerini yaptı ve düşük sayılabilecek bir reyting ile sezonunu başlattı. Daha ilginci ise daha dizi yayınlanmadan Whedon fanatiklerinin, dizinin iptal edilmemesi için kampanya başlatmalarıydı. Muhtemelen ikinci bir Firefly vakası yaşamamak adına başlayan kampanya ne kadar etkili olur zaman gösterecek elbette. Yine de Amerikan televizyonlarında pek de uygun olmayan Cuma günleri yayınlanmasının dizinin kaderiyle oynadığı apaçık ortada. Birçok Cuma dizisinin iptal edilmesi de şüpheleri yanında getiriyor elbette. 5 milyon civarı izleyicinin tv karşısına geçtiği, % 6’lık izlenme payıyla vasat sonuç alan Dollhouse, buna rağmen 7 bölümlük siparişi koparmıştı.
Whedon’un 7 yıl aradan sonra dizilere dönüşünü sağlayan Dollhouse, birbirinden farklı kişiliklere sahip bir grup insanın, beyinleri yıkanarak çeşitli görevler için kullanılmasını, çoğu zamanda kiralanmasını konu alıyor. Dollhouse adı verilen şirket yer altında yarattığı örgütlenme ile zenginlere fantezi satma eğiliminde kullanılıyor daha çok. Bu fütüristik yerle zamanın ne olduğu üç aşağı beş yukarı meçhul gibi. Geçmişlerine ait tüm detayları silinmiş karakterlerden ön plana çıkanı ise Echo… Echo’nun geçmişine ait bir video kaydını izleyerek nerelere kaybolduğunu araştıran bir polisimizde dizinin ikinci öyküsünü meşgul ediyor. Dedektif Paul Ballard, Dollhouse’ın varlığını kanıtlama peşinde… Ama kendisinden başka kimsenin inanmaması önündeki en büyük sorun. Aynı şekilde Ballard’ın arama çalışmalarına katılan ve yardım eden insanlar konusunda yaşadığı süprizler de diziye farklı bir hava katmakta.
Her şeyin başındaki isim soğukkanlı bir kadın Adelle DeWitt iken, dizinin eğlenceli karakter yükünü ise hafıza işlemlerini gerçekleştiren bilim adamı rolündeki Topher çekiyor. Her bebeğin bir de koruyucusu, ekip arkadaşı mevcut. Echo’nun görev arkadaşı da eski polis Boyd olarak göze çarpıyor ve ilerleyen bölümde daha fazla görüneceği kesin gibi. Dizinin ilk bölümünden itibaren işlemeye başladığı eski bebek öyküsü ise biraz tanıdık. “Bionic Woman” dizisinde de önemli bir rol oynayan halef selef meselesi yaratılanın, her şeyi öğrendikten sonra yıkmaya çalışması mitine, bir nevi robotların her şeyin ele geçirmesi klişesine dayanıyor. Öldürme içgüdüsü eklendikten sonra ortalığı birbirine kattığını öğrendiğimiz eski gözde bebek Alpha, her geçen bölümde adından söz ettirmekte ama henüz görüntüsüyle katılmış değil. Dizinin ileriki bölümlerde kullanacağı karakter, henüz sadece içimize şüphe düşürmekle mevcut… Yazının başlığı ise dizinin konsept çalışmasına ve kendi içinde tekrarlarına dayanmakta. Her bebek, görevini tamamladıktan sonra tedavi olmaya Topher’ın yanına gidiyor. Oturdukları sandalyede hafızaları silinmiş şekilde uyandıklarında da ilk söyledikleri “Uykuya mı dalmışım” oluyor.
“Dollhouse”, başroldeki Eliza Dushku’nun cazibesine yaslanarak ilerlemeye çalışan alternatif bilimkurgu dizisi olarak şimdilik 9 bölümü devirmiş durumda. Bölümlerden bir tanesinde her şeyi daha fazla gerçeğe yaklaştırmayı deneyen dizinin yarattığı tepkileri sokak röportajları ile vermeye çalışır gözükmesi ise farklı bir durum olarak not edilmiş durumda. Sokakta yapılmış Dollhouse gerçek olsa ne olurdu sorusuna verilmiş yanıtlardan derlenen kısa bölümler, dizinin reklam kuşakları sonrasına serpiştirilmişti. En ilginç teori ise genç bir erkekten, üstelik kız arkadaşı yanındayken gelmişti. Eşcinsel deneyim yaşamak isteyen erkekler için kolaylık olduğunu söylüyor ve ekliyordu nasıl olsa hafızadan silinecek ve unutulacak…İkinci sezonu göremeyeceği söylentileri ile devam eden dizinin, Whedon fanatikleri için nasıl günler getireceği şimdilik belli olmasa da, hafıza silme konusunda “Sil Baştan” filminin birkaç adım ötesinde yeni bir bilimkurgu dizisi hala izleyicilerini bekliyor.

To be continued # 6 / Lie To Me

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 08:41:00 0 yorum


Yüzden okunan yalanlar!
Gerçek, yüzümüzün her yerinde yazılıdır… Nerede olduğumuzun, kim olduğumuzun, ne yaşadığımızın, hangi kültürde olduğumuzun farkı olmaksızın üstelik… Tüm yalan maskelerimizi dolaplara saklamamızı gerektirecek bir dizi sayesinde artık yanımızdan geçen kişinin ya da karşımızdakinin bir yalan makinasına dönüşmediğini de anlayamayacağız üstelik. Hayatımızda mutlak ihtiyaç duyduğumuz ve kategorilere ayırıp renklerle sınıfladığımız yalanlar artık başrolde…
Zeki bir kahramanımızın yaratıcılığında ekibiyle birlikte bilinmeyen sırların peşinde koştuğu, analizleriyle polisiye olayları çözdüğü yeni bir dizimiz daha oldu. “Lie to Me” hayli büyük bir gümbürtüyle çıka geldi. Yalanlar üzerine söyleyeceği pek çok şey, ifadeler ve davranış biçimleriyle ilgili örnekleri ve tespitleriyle üstelik. “The Evidence” adlı tutmamış bir dizinin yaratıcısı olan Samuel Baum’un son denemesi temel desteğini son dönemlerde moda olduğu üzere sinema dünyasından alıyor. Başrolde ayrıksı rollerin oyuncusu Tim Roth’u görmek ekstra bir avantaj gibi. Üstelik oyuncuya rolün yakıştığı hatta cuk oturduğu da bir gerçek… İlk bölümüyle bağımlılık yaratan bir durum da söz konusu olunca, yepyeni bir karakteri hayatımıza eklediğimiz de kesin… Dr. Cal Lightman… Kurucusu olduğu “Lightman Group” ile birçok kurum ve kuruluşa danışmanlık yapan ekibin olayları çözme biçimi ise ilgi çekici örnekleriyle izleyiciyi ekrana bağlayan türden. Özellikle siyasilerin ifade örnekleriyle taçlanması dizinin sürekli gündemde kalacağının da göstergesi… Psikolojik drama hayranlarını ve bir dönemin popüler kavramı “beden dili” takipçilerini ekrana bağlayan yepyeni bir drama var karşımızda.
Temel esin kaynağı, kendi sitesinde dizi ile ilgili görüşlerine ve her bölüm için yaptığı yorumlara yer veren bir isim. İnsanların yüz ifadeleri, vücut dilleri ve konuşma biçimleriyle ilgili araştırmalarıyla tanınan Davranış Bilimci Dr. Paul Ekman. Ekman’ın kişisel deneyimlerinin diziye konu olarak ne kadar katkı yaptığı ise henüz bilinmemekte. Ama yarattığı kavramlar ve tanımların dizinin en önemli unsuru olduğu görünüyor…
Mikro ifadeler adı verilen tanımlı yüz okumaları, sesteki düzen ölçerek ortaya çıkarılan bir çok yalanın, dönemin yalan makinelerinde tespit edilemeyeceği gerçeği ise sık sık tekrarlanmakta. Dr. Lightman’ın test etmesi için gösterilen yalan makinasını sadece bir yumurta ile alt etmesi de bunun örneklerinden sadece biri. Herkesin yalan söylediği genellemesinin ardından dizinin asıl odağı geliyor. “Neden yalan söyleriz”… İşte bu nedenin ardından giden Lie to Me, özellikle verdiği mikro ifadeler ve olayları çözümlerken adeta CSI tarzıyla her şeyi ayrıntılı paylaşmasıyla fark yaratıyor.
Ama her şey bu kadar da toz pembe değil elbette. Dizinin çok özgün olmadığı gerçeği hayli net ortada… Ana karakterin House dizisini hatırlatır bir karizması olduğu gözlerden kaçmıyor. Dizinin yaratıcısı Baum’un bir an evvel bu mükemmel karizmanın zayıflıklarını göstermesi istenmekte ve istekler de hiç haksız değil elbette. Özgün bir dizi değilse ne peki dendiğinde bir çok örnekle karşılaşmak da sürpriz değil elbette. Hayli sürükleyici ve merak uyandırıcı bir dizi olması tartışılmaz ama, özellikle “The Mentalist” dizisini çok fazlaca andırması pek hoş değil. Birde bunun üzerine özellikle çözülen dosyalar sonrası müzik eşliğinde mutlu tablolar gösterilmesinin “Cold Case” dizisinden araklama olması ve bütüne pek bir şey katmaması dizinin en zayıf yönlerinden biri. “Mentalist”teki gibi bir ekip söz konusu, ekibe yeni katılan bir kadın söz konusu daha ne olsun. Ana karakterinizde söz konusu diziden olunca hiçbir şeyin pek bir gizemi kalmıyor.
Halen Amerikan izleyicisinin dizi söz konusunda bir numarası merak duygusu ve bunu tetikleyen polisiyeler iken birkaç örnekten alınan çorba hissi ağız tadını biraz bozsa da, bu yazı yazılırken 7 bölümü yayınlanmış dizinin mikro ifadeler ve siyasilerden verdiği örnekler ile Tim Roth’dan aldığı kredi devam ediyor. Çok özgün olmasa da bir iki bölüm izleyip karar vermek hala en iyi seçenek gibi görünüyor, ama eksiklerini giderip uzun soluklu olursa bundan sonra yalan söylerken iki kere düşüneceğimiz kesin…

Sinemalife’tan terapi gibi sayı

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 08:36:00 0 yorum

“Türkiye’nin İlk Online Sinema Dergisi” Sinemalife.com, Mayıs sayısında her geçen ay daha da yenilenen zengin içeriğiyle okur karşısına çıktı. Bu ay gösterime girecek ‘Nokta’ filmini kapağına taşıyan Sinemalife’da ayrıca filmin yönetmeni Derviş Zaim ile keyifle okuyacağınızı umduğumuz bir söyleşi de yer alıyor. Bunun yanında ABD ve Avrupa’da oldukça yaygın olan sinema terapisine de önemli bir parantez açan Sinemalife, Fransa’da yaşayan Psikopatalog Deniz Keziban Çakıcı ile terapi gibi röportaj gerçekleştirdi. Ayrıca Hollywood’un muhalif oyuncusu, Sean Pean ve küçük yaştan itibaren oyunculuğunu yakından tanıdığımız Dokato Fenning ‘zoom’ sayfalarında sizleri bekliyor olacak. Bu iki önemli söyleşinin yanında, Film doktoru ve Göz(e)kondu, To be Continued, Analiz, Sineretro ve Büyüteç köşeleri ile sinema önü tercihlerinizi belirleyebileceksiniz. İlgiyle takip edilen Blu-Ray köşemiz de her zamanki gibi meraklısının dikkatini çekecek.
Sinema eleştirilerinin de yer aldığı mayıs sayısında, vizyondakileri, sinema haberlerini, pek yakında beyazperdede gösterilecek filmleri bulabileceksiniz. Meraklılarının beğenerek takip ettiği ‘Kült Diye’de bir Şener Şen klasiği ‘Züğürt Ağa’, replik de ise, felsefe ve matematiğe vurgusu ile hatırlanan ‘Oxford Cinayetlerini’ bulabilecek sinemaseverler. Bunun yanında, ilgi çeken Kayıp Bakışlar Koleksiyoncusu köşesi de her zamanki gibi okuyucuların karşısında. Beğenerek takip edilen DVD ödüllü yarışma sayfalarında da okuyucuları sürprizler bekliyor. Yeni çıkan DVD’lerin tanıtımının da yer aldığı dergi http://www.sinemalife.com/ zengin içeriğiyle bir tık uzağınızda.

Derviş Zaim röportajı iki sitede...

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 08:26:00 0 yorum


Sinemalife Dergisi ve Sinemaximum.com adına yaptığım Derviş Zaim röportajı iki sinema sitesi tarafından yayına verildi.

sinemam.net sitesince 5 Mayıs'ta dergi ve isim verilerek kullanılan röportaj için adres:



Sinema Yazarları SENDER'de röportaja sitesinde yer verenlerden... Aynı şekilde dergi ve isim kaynak olarak verilerek yayınlanmış durumda...

Versiyon 2 Yayında

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 06:43:00 0 yorum
2006 Kasımından bu yana sürdüğüm Blog sayfam, bugünden itibaren yeni versiyonu ile yayında.
Uzun süredir ziyaretçilerin hala aynı, eskidi artık, bir değişiklik yap şeklindeki şikayetleriyle başladığım uzun template aramaları sonuncunda nihayet bir karara varabildim.
Herkesin şikayeti aynı yöndeydi aslında... Uzun yazılar dolayısıyla sayfanın sarkması başta olmak üzere gelen şikayetleri ve önerileri dinleyip doğru karar verdiğimi düşünüyorum ama yorum yine de sizlerin.
Sadece kritikler var, bir dönem albümler vardı, müzikler vardı diyenlere de müjdem var... Onlarda peşisıra geliyor.
Artık okuması da, yazıları seçmesi de çok rahat...
Kayıp Paylaşımlar Koleksiyoncusu versiyon 2 yayında... Ayda yılda bir değil, sürekli yeni girişlerle desteklenecek, sık sık yeni yazılar eklenecek... Takipçilere duyurulur...

Cuma, Mayıs 08, 2009

Henry Pool is Here – Henry Pool Buradaydı

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 19:51:00 2 yorum
Bir Duvar, Bir İnanç

Genelde müzik klipleri ve grupların dvdleri için yönetmenlik yaparak kariyerine başlayan Mark Pellington’dan bugüne değin yaptığı işlerin uzağında bir film “Henry Pool is Here”… Hikayesini de bugüne değin hiçbir tecrübesi olmayan, ilk senaryosuna imza atan bir isimden Albert Torres’den alıyor üstelik. 2008 yapımı film, oyuncu kadrosunun tanıdık isimlerden oluşmasına rağmen, vizyonumuza uğramayan filmlerden. Ocak 2008’de Sundance film festivalinde prömiyerini yapan, tuhaftır üç Afrika ülkesinde (ki onlarda Güney Afrika, Tayvan ve Lübnan) gösterime girip, doğrudan DVD piyasasında izleyicisini bekleyenlerden…
Uzun süre klip çektikten sonra Televizyona irili ufaklı işler yapan, sinemanın her alanında da görev alma fırsatı bulan Pellington, ilk uzun metrajını 1997’de Dan Wakefield’ın 1950’ler sonrasında geçen iki kore gazisinin yaşama tutunma öyküsünü anlattığı “Going All The Way” ile gerçekleştirmişti. Sundance Film Festivalince büyük jürinin adaylarından biri olması da hatırı sayılır bir başlangıç yaratmıştı. 1999’da gelen ikinci uzun metraj “Arlington Road” ise bu başarıyı pekiştirmişti. Senenin en iyilerinden biri olarak gösterilen küçük ölçekli film, adaylıklarla yetinmek zorunda kalsa da, çok iyi açılış sahnesinden itibaren izleyiciyi iyi bir gerilime sürüklemeyi başarmıştı. 2002’de gelen “The Mothman Prophecies” yine bir roman uyarlamasıydı ama benzer konuda üst üste gelen filmler işini biraz zorlaştırmıştı. Richard Gere’in otel odasında sürekli çalan telefona cevap verme çabası sahnesi hala hatırlanmakta ve filmin yarattığı gerilim, sonuca pek iyi ulaşamasa da tadına varılır halini korumakta. Bu film sonrası ise yeniden kliplere dönüş oldu Pellington için. Ünlü dizi Colc Case’de 7 bölüm yönetti, U2’nun 3 boyutlu konser deneyimini yöneten Pellington, onca gerilimden sonra inanç ile ilgili bir komediye imza atıyor bu kez.
Hayatının sonuna geldiği öğrenen, bir hastalıkla boğuşan adamın kalan zamanını geçirmek üzere doğup büyüdüğü yere gelmesini konu alıyor film. Doğup büyüdüğü evi alamayan Henry, civarda bir ev alıyor. Evin fiyatına da itiraz etmiyor, yıkık dökük olmasına da. Yine de emlakçı kadının evi boyatması, işçiliğin kötü olmasıyla sonuçlanıyor. Ne oluyorsa da o boyadan sonra oluyor zaten. Komşu kadın Esperanza, duvardaki boya lekesini İsa’nın yüzüne benzetince her şey tuhaflaşıyor. Henry’nin deyimiyle tırlatmış dini bütünler görmeye geliyor bolca. İlerleyen anlarda, o lekeden kan akması da her şeyin tuzu biberi oluyor. Klise yetkilileri, tahliller araştırmalar derken, Henry hayatının sonuna istediği gibi ulaşmak bir yana giderek sosyalleşip, yan komşusu Dawn’la da yakınlaşıyor… Duvardaki lekenin ve akan kanın dokunan kişide yarattığı mucize de işin içine girince film iyice tempo kazanıp kendini seyrettirmeyi başarıyor.
Henry rolünde Owen Wilson iyi iş çıkarırken, diğer oyuncular iyi yazılmış karakterlerinden çok iyi faydalanarak filmde bir bütün oluşturmayı başarıyor. Sıradan bir bağımsızın birkaç adım ötesine geçmek de bu yolla mümkün olabiliyor zaten. Mucizelere inanmakla inanmamak arasındaki çizgiyi sürekli seyirciye bırakan taraf tutmayan film, finalde nabızlara şerbet vermese belki daha iyi olurmuş dedirtiyor yine de…
Küçük ölçekli, iddasız bir bağımsız yine de kendini izletmeyi başaran, özellikle inanç ve mucize konularında ne olacağını merak ettiren, küçük adımlarla yarattığı ihtimalleri çok iyi kullanan küçük bir Pazar gecesi filmi tadında izleyicisini bekliyor…

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

Sıcak

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 17:15:00 0 yorum

Boğulmuş bedenler

Beş romanı yayınlanmış bir yazarın İbrahim Altun’un, Sıcak ile uğraştığı günlerde anlattığı ana hikayeden etkilenen Abdullah Oğuz’un roman taslağını okuyup film yapmayı kafasına koyduğu bir proje olarak karşımızda. Oğuz’un yıllar sonra okuduğu taslak bir yana Altun’un da yazarken film olacağını düşünüyordum diye tanımladığı hikayesi genel hatlarıyla “Kötülük” “Vicdan azabı” ve “Mutluluğu Aramak” kavramları üzerinden kurulan bir üçgeni ele alıyor. Bunu romanda başarmak elbette mümkün… Ama iş senaryolaştırmaya gelince farklılıklar elbette çıkıyor ortaya. İbrahim Altun, film için gerçekleştirilen röportajında da bu konuya değiniyor.
“Hem birbirlerine çok yakın hem çok uzak alanlar aslında. Aralarında tehlikeli bir sınır var, birbirlerine hem dost hem düşman. Biri karınız, diğeri metres.” sözleriyle roman ile senaryo arasındaki farklılıklara değinirken, romandan senaryoya geçişte değişenleri ise şöyle dile getiriyor. “İlk yazdığım taslak neredeyse birebir romanın aynısıydı fakat bu şekliyle sinema için pek uygun olmayacağını gördük. Sanırım filmin çekimlerinin bittiği güne kadar, yaklaşık dokuz ay sürdü. Aynı öyküyü çok farklı biçimlerde yazdık. Romanda, Yusuf ve Meryem arasındaki karıkoca ilişkisi ve bundan kaynaklanan sorunlar ön plandaydı. Filmde bunları en aza indirdik. Bir kere mekan değişti. Roman Akdeniz sahillerinde bir koyda geçiyor, film ise bir adada. Mekanı değiştirmek hikayenin trafiğini de farklı bir yere götürdü. Romandaki yan karakterlerin tümünü atıp senaryo için yeni karakterler bulduk. Aynı konuyu farklı bir mekanda ve farklı bir bakış açısıyla yeniden yazdım diyebilirim. Senaryo aşaması benim için çok sancılı oldu.”
Romandan filme geçişte kalan “Vicdan Azabı” teması olmuş. Mekan değişmiş, tüm yan karakterler değişmiş buna birde çekim süreci eklenmiş. Filmin başrol oyuncuları ilk anda düşünülen oyuncular değil. Yusuf karakteri için sırasıyla Erkan Petekkaya ve Okan Bayülgen’le anlaşılmış. Niko için de Ufuk Bayraktar ve Yavuz Bingöl ile. Ama uymayan programlar yüzünden roller Hazım Körmükçü ve Cem Özer’e gitmiş. Ebru Akel için düşünülen ise başka bir karaktermiş. Roman’dan filme geçişin senaryo yazımı aşamasında sık sık değişmesi birçok karakterin dünyası ve yapısını değiştirmesi bu yüzden filmde her daim kendini gösteren eksikliklerden. Bir şeyle çok uğraşmak yapıyı tamamlamak isterken bazen tamamen bozmak anlamına geliyor ki burada da yaşanan durum bu.
Abdullah Oğuz, Mutluluk’tan sonra bir kez daha romandan yola çıkıyor, ilgi duyduğu alanlara kamerasını odaklamayı tercih ediyor. Ama sürekli bir şeyler eksik halde. Evliliklerinde sorunlar yaşayan çiftin Meryem’i hamile, Yusuf’u ise aldatan eş. Aralarındaki uyumsuzluk çok da fazla işlenmeden, bir bağ kurulamadan kaza yapmaları ise tam anlamıyla kaza… Tüfeğiyle kaçan askere çarpıp ölümüne sebep olmak tam bir kabus olunca, Yusuf içinde bulundukları ormanlık alana gömmekte buluyor çözümü. Bu sırada Meryem’in yaşadığı şok ise hayli karikatür bir görüntü veriyor. Afişte görünen duruş ağır çekimle resmediliyor ama bir faydası yok hiçbir şeye. Sonrası daha tuhaf zaten… Özellikle Meryem karakteri yaşadığı vicdan azabını o kadar komik ve tuhaf hallerle dışa vuruyor ki, karaktere yaklaşmak veya anlamak bir yana ne bu abartı yargısı çıkıyor sık sık ortaya. Bedende sıkışmışlık duygusunu vermeye çalışmak güzel bir çaba ama bunu iyi bir oyunculuk olmadan yakalamak da aktarmak da zor. Ebru Akel bu anlamda bolca eksi ile sınıfta kalıyor. Yusuf filmin kötüsü olarak sürekli geride kalan karakter gibi… Eşiyle aralarında açılan mesafe gitgide büyüyor he sahnede. Hikayeye katılan Niko da, vicdan azabı çekenlerden. Bu anlamda da Meryem’le örtüşmesi, aralarındaki sahnelerin de vicdan azabının paylaşılıp, tavana vurduğu sahneler olması planlanıyor ama nafile. İkilinin uyumsuz halleri o kadar sırıtıyor ki… İçlerindeki ifade etmedeki uyumsuzlukları nasıl görülmemiş anlamak zor. Cem Özer Niko’ya fazlaca ağırlık veriyor, yaşını ve duruşunu çok ağırlaştırıyor öncelikle. Bu da kurulmak istenen yapının hiç kurulamamasını, bozulmasını sağlıyor.
İlk başta kazadan sonra, askerin telefonunu yanına almak hatası (daha çok mantıksız hata) telefon çaldıkça Meryem’in kulaklarını tıkayıp bedeninde sıkışmışlığını gösterme abartısı da tuhaf saçmalıklardan. Asker neyse de, tüfeği arayan askerler de Yusuf ve Meryem’in üzerine kabus gibi çökemeyince sıkıntılı anlar başlıyor. Film uzuyor da uzuyor. Meryem’in kocası tarafından aldatıldığını öğrendiği andan sonra yaptıkları da hayli tuhaf… Bir türlü duygu aktarılamıyor karşıya bu anlamda.Söz konusu vicdan azabı ise, verilmek istenen bedeninde sıkışmış karakterler ise yapılmaması gerekenler konusunda ders veriyor “Sıcak”… Bir türlü kuramadığı atmosferle sınıfta kalıyor. Bu konuda yapılmış iyi örnekleri izleyerek bir hazırlık aşaması yapılsaydı keşke. Berkun Oya’nın “İyi Seneler Londra”sında sıkıştırdığı bedenleri gördükten sonra izleyici adeta sıcaktan bayılacak gibi oluyor, filmde muhtemelen iyi niyetli başarısız deneme olarak kayıtlara geçiyor…

Süper Ajan K9

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 16:04:00 0 yorum


Biri ajan mı dedi, Hani nerede?

Popüler sinemanın keşfedip, unutulmaz karakterlerle bizi eğlendirdiği sakar polis filmleri serisi en çok da Çıplak Silah serisinin Frank Drebin, Budala Ajan serisinde Austin Power ve Blake Edwards Peter Sellers’ın efsane ortaklığında Pembe Panter serisi ile hatırlanır Tüm bu sakar ajan tiplemelerinin ortak özellikleri ise kolayca fark edilir elbette. Baş düşman genellikle benzer tiplemelerdir. Tüm örneklerin James Bond serisinden türediği de hesaba katılırsa genellikle Dünya başarıyla kurtarılır. Bu sentezin taze örneğini Türk Sinemasında görmek şaşırtıcı olmuyor elbette. Özgün işler üretmek yerine, genelde “çakma” işleri tercih eden sinemamız, bu kez neredeyse ortaya her şeyden karışık formülünü tam bir arapsaçı modelinde uyguluyor ki çöz çözebilirsen…
Canlandırdığı tiplemelerde genelde aynı kişiliklerden izler barındıran Melih Ekener, Maskeli Beşler serisindeki karakterinden çok da uzak olmayan bir ajan olarak, başrole soyunuyor. Buraya kadar her şey normal gibi… Ama karakterin tek özgün yanını görmek zor… Üstelik de ordan burdan alınmış ve doğal olarak ortaya tuhaf absürtlükler barındıran bir adam çıkmış. Yanlışlıklar sonucu köpek olarak eğitim gören, bu sebeple de K9 adı ile kodlanan ajan ilk andan itibaren kadınlarla yaşadığı sorunlarla gündeme geliyor. Bir şişme kadınlar yaşadığı maceraların hiçbir şey anlatmadığı gerçeğine, güldürmediği tespitini de eklemek mümkün. Boşa geçirilen zaman konusunda ihtisas yapılan anlar demek mümkün. Zaten bu ihtisas anlarından da bol miktarda var.
Deşifre, filmin kötü karakteri olarak gözünün hasarı başta olmak üzere yine Austin Power filminin kötü karakterinin devşirilmiş hali gibi. Nato’nun toplantısı sırasında sulara konan ilaç sayesinde yaratılan kötülüğün önüne geçmek “Çok Gizli Servis” için başarısız girişimlerle sonuçlanınca, K9 çağırılıyor. Devreye ekip arkadaşı olarak da Ayşe Kosovalı giriyor. Didem Erol da filmin doldurulması gereken güzel kadın kontejanından, dekolteleri ve mayolu kısa anıyla dahil olmuş oluyor filme…
Ajanlık becerisi konusunu geçtim, temel bilgileri de zayıf olan bir ajan’ın sırtına yüklenen dünyayı kurtarma sorumluluğu, beklendiği gibi kötüyü çocukluğundan tanıdığı sonucuna da bağlanıyor. Herşeyin beklenildiği gibi çıkmasının yanında, hayli beklenmedik anlarda ne olduğunu kavramaya çalışmak da zor. Örneğin destek ekibi olarak neden bir Mehter takımı çağrılır ve neden sürekli gösterilir, neden bir kekeç sürekli farklı karakterle filmin birçok anına dahil olur… Birde ilacın mucidi mevcut, Nam-ı Kemal… Yardımcısı da Şrek… İkisi de hayli tuhaf anlar yaratmaktan öteye gidemiyor beklendiği gibi.
Herhangi bir mantık aramadan izlenen filmin kendi içinde de farklı filmlerden gelmiş gibi duran tuhaflıklarını da saymakla bitirmek zor. Örneğin Deşifre ve sevgilisinin arasındaki aşkı ifade etme biçimleri, finalde yaptıkları mücadele sırasında yaşanan tuhaf anlar gibi…
Türk Sinemasının ilk süper Ajanı olarak lanse edilen K9, en büyük sorunu da süresinde yaşıyor. Güldürme isteğiyle uzadıkça uzayan sahneleriyle geçmek bilmeyen zaman, filmin süresini ikiye katlanmış hissi yaratıyor bolca. Çok Gizli Servis mensuplarının yaptığı baskınlar, durumu önlemek için servis merkezinde kimin Türk, kimin Amerikan olduğunun bilinmediği anlarıyla Süper Ajan K9 bolca neden izliyorum bu filmi pişmanlığı yaratıyor…

Pazartesi, Mayıs 04, 2009

“Şu andaki hayat, aynı şekilde filmler yapılmasını istiyor”

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 15:42:00 0 yorum
Vizyonda Türk filmlerine yoğun ilgi göstermediğimiz yıllardı… Küçük ölçekli bir film gelmişti karşımıza. Ahmet Uğurlu elinde tavuskuşuyla bakmaktaydı izleyicisine afişinde. Adı ile ilgi uyandırıyordu “Tabutta Rövaşata” ilk olarak. Baba Zula’nın müzikleriyle yaratılan büyülü atmosferiyle beni her izlediğimde etkileyen film, 12 ödülle de ön plana çıkmıştı. Sinemadan çıktığımda müziklerini bulmak için kasetçilere baktığımız yıllardı. Ödül başarısıyla ana haber bülteninde görmüştüm ilk olarak Derviş Zaim’i… Aradan geçen 13 yıl sonra beşinci filmini çekmiş bir usta ile buluşup söyleşmek benim için ayrı bir önem taşımakta.
Beklettiysem kusura bakma diyerek gösterdiği nezaketinden hemen sonra heyecanlı anlattım bu anekdotu… Kendi deyimi ile “Futbol tartışma programında büyük laflar edenlerin” konumuna düşmemek için her cümlesini titizlikle seçen, otantik temsile kafayı takmış, filmlerinin yapısıyla oynamaya çalışan, her filminde daha zenginleşen bir usta ile önceki filmlerini, sonraki projelerini, genel sinemaya bakışını konuştuk…


Sizi aslında sinemadan önce yazdığınız romandan tanıyoruz… “Ares Harikalar Diyarında” adlı romanınızdan sinemaya geçiş sürecinden bahsedermisiniz?

Zaten romanı yazdığım sıralarda da sinemayla yakından ilgileniyordum. Çok daha öncesinde de ilgileniyordum. Pratik yapmaya çalışıyordum iyi bir izleyici olmaya çalışıyordum. Yoksa önce roman geldi ardından yavaş yavaş sinemaya evrildi gibi bir şey ne yazık ki yok.

Öyle bir süreç yaşanmadı yani?

Ya da iyi ki yok…


Ödüllü bir roman üstelik neden devamı gelmedi?

İstiyorum. Bu aralar çıkacak bir şeyler. Dolayısıyla ilk romanla başladım, eğer şu anda ikinci bir roman ya da anlatı yazarsam hem bunun bir devamlılığı olur hem de anlam kazanır diye düşünüyorum, dolayısıyla böyle bir niyet var…

Peki o romanın size sinemada kattığı bir şeyler oldu mu? Ben en azından kişisel olarak Türk sinemasında benim gördüğüm kadarıyla bir final yapamama sorunu var. Sizin filmlerinizde böyle bir sorun yok.

Evet. Çünkü anlatı yapısını gördüğünüz zaman incelediğiniz zaman derinlemesine romanla uğraşırken bu sizin sinemayla ilgili uğraşlarınıza da olumlu bir şekilde etki ediyor. Mesela karakterleri daha iyi geliştirebiliyorsunuz. Anlatı içerisine bir şey yerleştirip, sonra yerleştirilen bir şeyin etkisinin nasıl ortaya çıkacağına ilişkin daha ince hesaplar yapabiliyorsunuz. Aksiyon çizgisinin nasıl geliştirileceğini, çizginin nasıl yukarıya çekileceğini, bir eğri çizileceğini yükselerek gelişen çalışmanın ne olduğunu daha önceden düşünmüş oluyorsunuz. Bu da yazığınız senaryoya etki ediyor. Üstelik bunun bir de dezavantajı var. Romanla uğraşan bir insan için, sinema her zaman roman kadar derin olmuyor. Özellikle bugünlerde ne yazık ki sinemada muteder olan şey, mümkün olduğu kadar berrak olması, görülebilir olması, takip edilebilir olması, izlenebilir olması. Bu da romandaki derinliğin sinemada daha seyrek ortaya çıkmasına sebep oluyor. Romanla uğraşan birinin bazen başına gelen şeylerden bir tanesi budur. Mesela ben Çamur’da, Cenneti Beklerken’de ve Filler ve Çimen’de özellikle çok katmanlı bir yapı kurmaya gayret etmiştim. Bu bazen sizin aleyhinize, bazen de lehinize oluyor seyircinin algılaması açısından.

1996’ya Tabutta Rövaşata’ya dönersek… Bir anda ödüllere boğuldunuz, ilgi odağı oldunuz. Anahaber bültenlerinde Ahmet Uğurlu ile yan yana filminizi anlatır durumda buldunuz kendinizi… O döneme baktığınızda ne görüyorsunuz?

Tabutta Rövaşata kırılma noktalarından biridir Türk Sinemasında. Bunu benim söylemem yanlış olmaz. Başkaları da bunu söylüyor. Başkalarına gönderme yaparak söylemiyorum. Bunu yaygın bir kanı olduğu için telaffuz etmek isterim. Yoksa sadece benim düşüncem değil. Onun açtığı yoldan, oraya onun yordamıyla üretilen epeyce bir film geldi daha sonraki dönemde. Canlanmayı en azından fikir olarak ortaya çıkardı. Ben kendi açımdan baktığımda da en azından o iş sayesinde ikinci, üçüncü filmi mi yapmaya fırsat bulduğumu biliyorum. O bana bir yol açtı. Eğer Tabutta Rövaşata’yı yapmamış olsaydım, Filler ve Çimen’i yapmayacaktım, insanları ikna edemeyecektim yapmak için.. Filler ve Çimen olmasaydı, bugün beş filmi olan bir yönetmen olmayacaktım. Dolayısıyla Tabutta Rövaşata benim için bir açış, bir başlangıç oldu.

Peki Filler ve Çimen ait olduğu döneme neredeyse belge olarak kazındı. Seyirci tarafından tamda döneminde doğru algılandığını düşünüyor musunuz?

Susurluk gibi bir konuda çok farklı görüşlerin olması hepimizin bildiği bir şey… Dolayısıyla bu olgu üzerine yapılan bir film hakkında da çok farklı görüşler olacaktır. Benim murad ettiğim ve etmediğim bir sürü görüş olacaktır ve olmaktadır. Kanayan sosyal yarayla ilgili bir film yaptığınız zaman toz duman oturmadığı için ortaya çıkan filmin algılanmasında farklılıklar baş gösterebilir. Bu doğaldır, bende böyle bir şeyi bekliyordum. Genel olarak seyirci nezdinde olumlu karşılandığını söyleyebilirim.

Sizin vermek istediğiniz algıyı paylaşabildiler mi?

Yani çok aptalca yorumlarda duyuyorum, çok akıllıca yorumlarda duyuyorum, benim aklıma gelmeyen yorumlar da duyuyorum. Benim murad ettiğim şeyi ifade eden insanlarda oluyor. Dolayısıyla gördüğüm yorumlar bana bu konuyla ilgili çok fazla büyük genelleme yapmamak gerektiğini öğretti. Benim murad ettiğim şey seyirci tarafından doğru algılandı demek doğru olmaz. Esasında ben bunu istemiştim ama insanlar şunu algıladılar demek çok doğru bir şey değildir. Çünkü farklı olduğunu, farklı okumaların mümkün olduğunu bilirsiniz. Film sizden çıktıktan sonra farklı okumalar her zaman olur. Benim için önemli taraflarından bir tanesi şu oldu. O dönemde politik olarak bu fenomen ile ilgili olarak yapılmış ilk film, tek film belki de. Çok da kuşatıcı olmasına, temsil edici olmasına gayret etmiştim. Bu konuda da içimin rahat olduğunu söyleyebilirim. Yapmaktan mutlu olduğum bi filmdir.

Ordan Çamur’a geçersek. Kıbrıs doğduğunuz yer, toprağınız. Biraz gündeme girmiş gibi olacağız ama Çamur filminde Kıbrıs’ın sorunlarına değinmiştiniz. Bundan sonraki projelerinizde acaba Kıbrıs ekseninde çalışmalarınız olacak mı?

Yapmayı düşünüyorum. Kıbrıs’la ilgili bir proje yapmayı düşünüyorum. Adı, geçici başlığı “Gölgeler Suretler” olacak. Muhtemelen Gölge üzerine olacak. Üçlemenin üçüncüsü olacak.

Son dört filminiz sanatın daha fazla başrolde olduğu filmler. Bu da sizin bir nevi imzanız oldu. Tüm bu sanatları seyirciye aktarma isteğini ne tetikledi?

Otantik temsil meselesine kafayı takmış bir insan olduğumu söyleyebilirim.

Otantik temsil’le neyi kastediyorsunuz?

Bu tarihin, bu coğrafyanın, bu kültürün bize sunduklarından hareket ederek farklı bir sinema yapmak mümkün müdür meselesini düşünüyorum. Bunun için de biçimi ve içeriği oluşturmaya gayret ediyorum. Çünkü eğer burada yaşıyorsanız buranın orasını, haresini kullanarak sinemaya bunu yansıtmak zenginleştirici bir çalışmadır. Bu düşüncenin bir parçası olarak filmlerimde bu tarz bir yönelim var.

Bunu tetikleyen şey sizin kişisel merakınız mı?

Kişisel merak da var tabii. Kişisel merak olmazsa bu iş olmaz. Ama kişisel merakın dışında Hayata bakışın kendisiyle de doğru orantılı. Çünkü şu andaki hayat, hepimizin aynı şekilde düşünmesini ve aynı şekilde eğlenmesini istiyor. Aynı şekilde filmler yapılmasını istiyor. Bu da ana akım sinema için de doğru, alternatif sinema için de doğru. Alternatif sinemanın da kendi içerisinde kodları var. O kodlar da günden güne birbirine benzer yapılar ortaya çıkarmaya çalışıyor. Alternatif küme içerisinde olsalar bile.

Bunları nasıl kırabiliriz?

Sizin kendinize ait olan kültürü kullanarak kırabilirsiniz. Yollardan bir tanesi buydu. Başka bir yol da formül kırmaya çalışmaktır. Konsepti kırmaya çalışmaktır. Bunu ya yalınlaşarak, son derece yalın filmler yaparak, ya da yapıyla oynayarak bozabilirsiniz. Ben yapıyla oynayarak bozmayı tercih ediyorum.

Hat sanatını yeniden gündeme getiriyorsunuz. Nokta filmi izleyen seyirci ne mesaj alması gerekiyor. Sinemadan çıktığında zihninde ne oluşması gerekiyor?

Eğlenceli, heyecanlı bir film izlediğini, zevk aldığı bir filmi izlediğini düşünerek çıkar. Öğrendiği de onun yanına kar kalır. Öğrendiğini de çayın içindeki şeker gibi görüyorum ben. Öğrendiği, bilgilendiği ile bakışı eğer değiştiyse, onu ne değiştirdiyse çayın içindeki şeker gibi görünmez olur. Eğer bu koşulları sağlayarak bir seyretme eylemi yaratabiliyorsam olağanüstü bir şey yapıyorum demektir. Umduğum şey bu… (Gülümseyerek…) Ama gerçekte olacak olan şey nedir onu bilemem…

Müzik kullanımına gelirsek, Nokta’da Mazlum Çimen’le çalıştınız, özellikle benim için Tabutta Rövaşata müziği çok iyi kullanan ender Türk filmlerinden bir tanesi, Çamur’da da Aşk Zamanı filminin bestecisiyle çalışmıştınız. Sinemamızda müziğe bu kadar önem veren ender kişilerden birisiniz… Ayrı bir hassasiyet mi var…

Müziğin önemli olduğunu düşünüyorum. Sizin filminizin havasını değiştiriyor. Ben yapıyla da oynamayı seven bir insanım. Filmin yapısıyla oynuyorum. Değişik filmlerimde, değişik tarzda müzikler denemeye çalışıyorum. Müziğin filmlerimden filmlerime değişik kullanım biçimlerinin olmasının nedenlerinden bir tanesi de bu. Sürekli farklı insanlarla çalıştım. Denemeye devam etme sürecim var. İkincisi de seyirciyle barışık olması gerektiğine inanırım sinemanın. Müzikte bu stratejinin bir parçasıdır.

Kesintisiz tek plandan, tuz gölünden ve ihcam kavramlarından bahsediliyor Nokta ile ilgili basın bülteninde… İhcam kavramını biraz açarmısınız?

Ben Geleneksel sanatlara bakarak, Geleneksel sanatların bir ya da birkaç özelliğini alarak, bunun sinemaya nasıl tercüme edileceği üzerine düşünmeye çalışıyorum. Osmanlı minyatür sanatına baktığım zaman, zamanın ve mekanın oynak biçimde inşa edildiğini görmüştüm özellikle Surname albümünde. Surname albümü padişahın şehzadelerinin sünnet töreni için bugünkü Sultan Ahmet meydanında yapılan geçit resminin adı. Bu geçit resmi, esnaf alaylarının geçit resmi, surname albümünde her defasında farklı biçimde nakşedilmiş. Aynı olması gereken fon her defasında farklı biçimde ele alınmış. Zamanı ve mekanı oynak biçimde inşa ediyor nakkaş.




Bu da size yapıyla oynama konusunda fikir verdi öyleyse….

Evet. Filmin Cenneti Beklerken’in yapısını belirleyecek kavramlardan birisi gibi geldi. Bunu aldım ve Cenneti Beklerken’in kimi yerlerini problematize hale getirmeye çalıştım. Zaman ve mekan açısından. Zaman ve mekan oynak bir şekilde inşa edilmiştir kimi yerlerde Cenneti Beklerken’de… Issız kervansaray’da, Issız Kale’de, Eflatun’un oğlunu kulübeden çıkarken gördüğü, annesiyle beraber kucağında gördüğü sahnede olduğu gibi…
Benzer bir biçimde düşünme biçimi Nokta’da da söz konusu oldu. Acaba hat sanatının hangi kavramının üzerine filmi oturtmam gerekiyor diye kendime sormuştum. Filmi yazmaya çalışırken, biçimi içeriği birbiriyle uygun şekilde oluşturmaya çalışırken. İhcam kavramı gündeme geldi bu araştırmanın ve soruşturmanın sonucunda. İhcam hattatların yazarken kullandığı bir tarzdır. Eğer bir hattat yazdığı yazıyı hiç kesmeden, kalemi bırakmadan bir defada yazıyorsa buna İhcam’la yazmak adı veriliyor. Dolayısıyla ben de bu kavram üzerine filmi oturtmaya gayret ettim. Filmin tek plan halinde olmasının nedeni budur.

Tuz gölünün estetiğinden bahsetmişsiniz, önemi nedir peki?

Hat sanatı söz konusu olduğunda beyaz ya da sepia kağıtların üzerinde siyah mürekkep akla gelir. O estetiği akla getirmek için tuz gölü ve onun üzerindeki koyu renkli giysiler içerisindeki insanları seçtim. Bunlar bir kağıdın üzerindeki mürekkep lekeleri gibi gözükecek. Anlatmak istediğime yardım edebilecek bir mekan olduğu için seçtim tuz gölünü…

Pek film tek plan mı?

12 plan var ama onları daha sonra kurguda birleştirdik. Dolayısıyla siz tek bir plan izleyeceksiniz. Kurgu değil de çekim sonrası işlemlerle.

Bu anlamda Türk Sinemasında denenmemiş bir örnek sanırım, bir ilk?

Evet… Böyle bir örnek yok…

Peki oyuncular bu tek plan sekans çekimine nasıl adapte olabildiler? Zorlandılar mı?

Evet kolay değildi… Çünkü iyi konsantre olmak gerekiyordu. İyi hazırlanmak gerekiyordu. Ama oyuncu seçiminden başlar her şey. Eğer oyuncuyu doğru seçtiyseniz, maçın savaşın yarısını kazandınız demektir. Ben bunu bilerek hareket etmeye gayret ederim. Dolayısıyla hem oyuncu seçiminden, hem provalardan gönlüm rahat geçtim sete. Setlerde zorlanmış olmamıza rağmen 12 günde bitirdik. Zor ve trajikomik anlar da tabii ki oldu. Kamera arkasında göreceksiniz onları inşallah. Örneğin 15 dakika süren bir çekimin 14. dakikasında oyuncular birdenbire kilitlendiler. Tekrar alıyorduk ama tekrar almak da o kadar kolay değil. Çünkü Tuz Gölündeydik, 45 derece sıcağın altındaydık. İnsanlar yoruluyorlar. Altıncı, yedinci tekrar aldıktan sonra çalışmak neredeyse imkansız hale geliyor…

Oyuncu seçimlerinizi merak ediyorum, nasıl oyuncu seçtiğinizi?

Karşımdaki insana bakıyorum, karşımdaki insan muhtemelen bu karakter olursa, ordan ne olur, nasıl bir karakter ortaya çıkar. Benim düşündüğüm karakteri nasıl besler. Benim düşündüğüm karakteri nasıl etkiler diye sorular soruyorum kendime. Ve bu sorular sadece fiziki anlamda değil, birçok kategoride gündeme getiriyorum.

Peki sette nasıl bir yönetmensiniz, herhangi bir öneriyle gelene açık mı yoksa, her şeyin planladığı gibi gitmesi için her şeye kapalı mı?

Çok iyi ön hazırlık yapmaya gayret ederim. Oyuncularla iyi prova yaparım, masa başında ve sahnede. İmkan el veriyorsa mekanlarda da daha önceden gidip prova yapmanın daha iyi olduğunu düşünüyorum… Aynı şeyi ekip içinde söyleyebilirim, ekip başları içinde söyleyebilirim. Dolayısıyla iyi bir hazırlığın başarı için şart olduğunu düşünüyorum. İyi bir hazırlık süreci geçirmeden de kolay kolay girmem… Dolayısıyla insanlar eteklerindeki taşları da önerme anlamında hazırlık esnasında dökerler. İnsanların mümkün olduğu kadar kafalarında soru işareti kalmadan sete gelmelerini sağlamaya gayret ederim. Sette aklı başında herhangi bir şey söylenmek isteniyorsa, gelir bana söyler… Ben ona ya evet, ya hayır derim…

Yani sette katı kurallarınız yok ?

Yok… Çünkü o tip bir yönetim stilinin yaratıcılığı her alanda baltaladığını düşünüyorum. Kısa zamanda insanları daha fazla çalıştırmak anlamında performans arttırıcı bir tarafı olduğunu söylemek pekala mümkündür. Ama bu bir süre sonra tehlikelidir. Çünkü normal zamanda daha fazla verim almak mümkünken insanlardan, daha az verimli çalışıyorlar. Eğer böyle bir sertlik yöntemiyle giderseniz.




Nokta, tamda konuşulan bir noktada kayıp bir kuran’ın peşinde geçiyor. O konuda yanlış anlaşılma, farklı kesimlerin sahip çıkması gibi kaygları var mı içinizde?

Dediğim gibi bir filmin nasıl yorumlanacağı, film sizden çıktıktan sonra sürpriz olabilir. Hiç aklınıza gelmeyen şeyler söylenebilir. Dolayısıyla burada da farklı şekilde yorumlamalar olacaktır. Bunları düşünmemek zorundasınız. Aksi halde bunları düşünmeye başlarsanız yapmaya çalıştığınız şeyi yapamazsınız. Yapmak içinizden gelmez. Bunlar doğaldır, bunları doğal karşılamak lazım.

Genel bir soru sormak isterim. Peter Greenaway İstanbul Film Festivalinde konuk olarak gelip, verdiği sinema dersinde, sinema öldü, yaşasın ekran diyor. Tüm sanat disiplinlerinin iç içe geçtiği yeni bir sunumdan söz ediyor. Tam olarak da şu cümleleri sarfediyor.
“Dijital sonrası bir sinema, ikinci bir Gutenberg, Bilgi Çağı sineması, başka bir ortam, farklı bir sunum, farklı bir bakış açısı, televizyonla beslenmiş ve sulanmış, etkileşim becerisi olan, çoklu ortamlarda sunuma yatkın, kitleler halinde ama kişisel mahremiyette izleyicinin kendi seçtiği zaman ve yerde tüketilebilen bir yaratık.”
Bu tanımlamayı da artık sinemanın öldüğünü, sürekli aynı şeylerin anlatıldığını, filmin ilk dakikasında izleyicinin ben bunu zaten biliyorum dediğini, sarsmazsanız izlemediğini gözlemine dayandırıyor. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?


Greenaway’in söylediklerine karşı çıkacak olan epey adam olabilir. Bence doğruluk payı olan şeyler var. Artık formlar değişiyor, izleyicinin de neredeyse üretici olduğu bir formlar bütünü ortaya çıkıyor filan gibi meselelerde haklılık payı var. Ama öteki taraftan da Aristo estetiğini savunan biri çıkıpta, Greenaway’e şunu diyebilir; Beş bin senedir insanlar hep aynı formu izliyorlar. Muhtemelen bundan beş bin sene sonra da aynı formu izleyecekler. Senin onlara sunduğun formatın içerisinde de muhtemelen aynı formatla izleyecekler. İnsan var oldu olalı hikayeler anlatıyor ve dinliyor. Bu hikayelerin yapısı da Aristo’dan bu yana aynı. Aristo’dan beri aynı hikaye dönüp dolaşıyor.

Formatlar değişse bile anlatılanlar aynı kalacak diyorsunuz?

Formatlar değişse bile, onun içini dolduracak şey üç aşağı beş yukarı aynı mı kalır?... Bu yanıtlanması gereken önemli bir sorudur…

Sizin yanıtınız nedir bu önemli soruya?

Daha bir süre daha bu hikaye şekilleri üzerinde devam edilecek. Anti-Structal sinemaya benim büyük saygım var. Bunu söylerken Aristocu sinemayı övdüğüm zannedilmesin. Benim Aristocu sinemanın dışında tavır alabilmeyi becerebilmiş bir sinemaya büyük saygım var. Ve yaptıklarım da bunun bir örneği zaten. O yapı bozumu meselesine ben devam etmek istiyorum. Bu yapı bozumu meselesi aynı zamanda çoklu formatlarla beraber daha da zenginleştirici bir örgü olarak ortaya çıkarsa ne mutlu bana. Ama iş bu kadar kolay değil ki. Yani televizyondaki futbol eleştirenlerin konumuna da dönüşmemek lazım, böyle büyük laflar ederek. Pratiği de iyi gözlemek gerekiyor bir takım çıkarsamalara giderken. Greenaway’in söylediklerinin doğruya tekabül ettikleri yerler var ama, çok acil büyük kararlara da varıyor aynı zamanda.

Burdan bize dönelim, Türk sinemasının sorunları dersek… En önemli başlığı nedir?

Herhangi bir veri, kaynak olmaksızın film yapılmaya çalışılan bir ülke de her şey sorundur. Balık baştan kokar. Yani sizin sinemanız ve endüstrinizle ilgili önemli bir temel ortada yoksa kurmaya çalıştığınız şey, bir iskambil kulesi gibi bir fıskeyle yıkılabilir. Bizim durumumuz buna benzer. Dolayısıyla bu tartışmaları yapalım, yapmamız gerekir, bunları derinleştirmemiz gerekir. Ama böyle de bir tarafı vardır bunun. Anlatıyla ilgili sorunlar nelerdir derseniz otantik temsilin daha da incelikli örneklerinin ortaya çıkmasını isterim.


Yine sorunlarımızdan biri olan dönem filminin zorluklarını düşünürsek, bu türe örnek vermiş biri olarak ne dersiniz? Cenneti Beklerken’in çekimleri de zor olmuş muydu?

Evet, çok zor oldu… Hatta mucize oldu diye söyleyebilirim. Rakam vermeyeceğim ama, bizim o filmi çıkardığımız bütçeyi bir yapım başarısı olarak değerlendiriyorum ben. Çok iyi planlama yapılmıştı, çok kısa zamanda çekildi. Düşük bir bütçeyle çekildi. O anlamda büyük bir yapım başarısıdır.

Peki sürekli tartışılan, tarihimizden faydalanalım, savaş filmi yapalım, İstanbul’un fethini yaparız yapamayız meselesinde nerde duruyorsunuz ?

Tarihi filmi yapan, başarıya götüren şey perspektiftir. Yoksa kostümün dekorun yapılıp, oraya iliştirilmesi değildir. Yoksa konuşan sarıklara dönüşüyor film. Perspektif sahibi bir adam olur ve mucize biçimde parayla buluşmayı başarabilirse olur.

Geldik para sorununa, finans sorununa, prodüktör sorununa…

Perspektif sahibi insanların finansla buluşması problemi…

Bu problemi aşmak adına ne yapılmalı, nasıl mesajlar verilmeli?

Ben kendi adıma küçük örnekler yapmaya gayret ediyorum. Bu küçük örnekler hem yapım anlamında, hem de başka anlamlarda insanlara benim söylemek istediğim mesajlar olarak gidiyor. Hem yapım yordam olarak bir şeyler söylemeye çalışıyorum, hem de içerik olarak bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Anlayana sivrisinek…

2003 yılında Ahmet Gülen’e verdiğiniz bir röportajda “Ben filmlerimi zenginleşmek ve değişmek için yapıyorum” demişsiniz. Nokta size ne gibi bir değişim sundu ya da sizi hangi açılardan zenginleştirdi?

O filmi çekmiş olmaktan dolayı, o filmi çekebilmek için imkanlarımı, yeteneğimi zorlamış olmaktan dolayı, sınırlarımı geliştirmeye çalışmış olmaktan dolayı bir zenginleşme, bir değişim söz konusu olduğu kesin. Tek plan bir film çekeceğim, tek planda da kara filmi çağrıştıracak bir ton içerisinde gideceğim diye bir fikrim vardı en başta. Bunu yapmaya gayret ettim. Bunun imkanlarını ortaya çıkardım. Kendi başına yeterince insanı zorlayıcı bir formdu. Bu zorlayıcı konunun içerisinde ter dökerken geliştiğimi, zenginleştiğimi, bir sonraki projeye daha bilge olarak girebileceğimi düşünüyorum. Düşündüğüm gibi de oldu.


Bir sonraki projede de benzer bir durum, bir yapı bozumu söz konusu sanırım…

Gölge ile ilgili bir şey yapmayı düşünüyorum. Gölgeyle ilgili bir iş yapacağım. Aksiyon çizgisi daha Nokta’ya yakın bir film olacak.

Bir sinema arşivcisi olarak, filmlerinizin dvd’leri hem baskı olarak, hem içerik olarak bence çok kötü. Sizin bir tercihiniz mi var, dvd sinemasından uzakmısınız? Kamera arkası olmayan, özensiz dvdler…

Mesela hangisi?

Tabutta Rövaşata ile Filler ve Çimen örneğin…

Tabutta Rövaşata’da zaten ben filmi nasıl çekeceğimi düşünüyordum. (Gülümsüyor…) Bırak kamera arkasını çekmeyi, ben o gün insanlara hangi tostu yedireceğimi düşünüyordum. Kamera arkasını çekmeye herhangi bir şekilde vaktim olmadı. Çekildi bir ara, sonra kayboldu. Kim kaybetti, nasıl kaybetti bilmiyorum.

Sizin koleksiyonunuzun da örneğin Zeki Demirkubuz koleksiyonu gibi bir firmada toplanması lazım ama hep dağınık, ulaşmak zor, bulmak zor. Bir yenilmeye gidilebilir mi bu şekilde?

İnşallah olur…

Online sinema dergiciliği bir yandan gelişiyor, diğer yanda sinema üzerine yorumlarla dolu binlerce sinema sitesi ve blog sayfası var… Bunları takip ediyormusunuz? Bir değerlendirmeniz var mı?

İşin uzmanı olmamakla birlikte takip etmeye gayret ettiğimi söyleyebilirim. İnternet önemli bir mecra, muhtemelen gelecek onda.


Bu mecrada hakkınızda çıkan yorumları takip ediyor musunuz?

Etmiyorum. Edemiyorum çünkü yapacak başka işlerim var. Kalkar da koşmaya başlarken, başka taraflara bakmaya başlarsanız, tökezleme ihtimaliniz artabilir. Benim yoğunlaşmam gereken başka işlerim var. Ara ara baktığım oluyor tabi. İnsanlar ne diyorlar diye arada baktığım oluyor tabi. Ama şunu biliyorum ben, bir işi yaptığınızda o işle ilgili olarak çok farklı görüşler ortaya çıkabilir. Bundan daha da doğal bir şey yok. Bundan sonra yapacaklarım içinde böyle şeyler ortaya çıkacaktır. Ne diye onun peşinde koşayım ki… Geriye dönük olarak da tabii ki bakıyorum. Filmi nasıl algıladılar gibi şeyleri kendimce merak ediyorum. Ama genel tavrımı burnu büyüklük olarak algılamayın...

Pazar, Mayıs 03, 2009

Appaloosa - Kanun Benim

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 16:44:00 0 yorum
En iyi değiliz, çünkü duygularımız var!

4 kez Oscar adayı olup, kazanamayanlardan Ed Haris, ikinci yönetmenlik denemesinde hem festival programında, hem de vizyonda… 2000 yapımı “Pollock” ile sanatseverlerin gönüllerini fethetmiş, iyi bir ilk adım atmıştı Haris. Jackson Pollock’ın hayatını da beyazperdeye uyarlamakla kalmamış, başrolü de oynamıştı. Ki bu rolüyle de Oscar adayı olsa da, Gladyatör’deki Russel Crowe’a karşı zaten hiç şansı yoktu. Bu başarılı ilk adımın devamı ise 8 yıl sonra geldi.
“Kanun Benim” de “Pollock” gibi bir uyarlama. Olayların geçtiği kasaban adını alan filmin türkçe adının neden konduğunu anlamak ise zor. Çünkü filmin ekseni bir kanun uygulayıcısını anlatıyor olsa da, ana metni ya da meselesi bu kadar düz mantık değil. 1882 yılında New Mexico’da Appaloosa adlı bir kasabada geçen olayları anlatan film klasik western kalıplarıyla işleyen bir batı macerası. Öldü denen western’i Clint Eastwood’un Affedilmeyen ile diriltmesinden sonra her yıl yeni bir örnek görmemiz de sürpriz değil.
Bir çiftlik sahibinin, adamlarını işlediği suçtan dolayı tutuklamak üzere şerif ve yardımcılarını vurması üzerine açılan film, Everett’in anlatıcılığıyla başlıyor öyküsünü anlatmaya. Silah işinde iyi olduğu için kanun adamı olan Everett’in, Virgil’e bir çatışmada arka çıkması sonrası birlikte çalışma teklifini kabul etmesiyle başlayan ortaklık uzun süredir kasabadan kasabaya sürmüş. Ne olacağını bekleyip göreceğiz sözleriyle elde silah yaşamanın anlamını belirten Everett ve Virgil kasabaya gelip, şeriflik görevini devralıyorlar ve doğal olarak da çiftlik sahibi Bragg ile olan mücadeleleri de çok geçmeden başlıyor. Bu arada da kasabaya yeni gelen dul ama yosma olmayan bir kadın da öyküye katılıyor.
Kasaba şerifi Virgil ve yardımcısı Everett, hemen kendi kurallarını devreye sokuyor ve bu yolda kimseye göz açtırmayacaklarını da gösteriyor. Virgil’in ne kadar sert ve tavizsiz olduğunu da görmemiz sağlanıyor. Everett ise biraz daha duygusal, daha fazla iletişime açık olan taraf. Bu açıdan da doğru ikili olduklarını anlamamız sağlanmış oluyor. İkilinin özgün karakterleri bir yana aralarındaki iletişimde gayet özgün. Bazı kelimeler aklına gelmeyince ben burada ne diyecektim diyerek Everett’e soruyor Virgil.
Kasabanın yeni sakini Allie ise çok geçmeden Virgil’i fethediyor ve biraz yumuşatıyor. Bir evi olmayan, kadınlarla sadece gerekeni yapan, hiç konuşmayan bir adamı da aynı evde yaşamaya ikna etmek kolay ama önem vermesini beklemek zor elbette. İlginç karakterler kervanına Allie de katılıyor.
Bragg’ın yakalanıp yargılanmasını sağlamakta filmin tüm meselesi. Duruşmanın yapılıp, hapishaneye götürülmesi sırasında yaşadıklarıyla film de yönünü buluyor. Her şeye rağmen sevmeye devam eden Virgil’in Everett’e “En iyi olmayışımızın sebebi duygularımızın olması” gibi direk romandan fırlamış olan durum değerlendirmeleriyle film sürekli yaşananlar üzerine özlü sözler söyleyip duruyor.
Roman uyarlaması olduğu çok belli olan film, öyküsünü ne kadar iyi anlatsa da, karakterleri ne kadar özgün olsa da, bir türlü gerilim yaratamıyor. Sadece usülünce akıyor ve anlatıyor kendini. Kötünün tamamen kötü olduğu Kanun Benim, iki karaktere yaslanmaya çalışsa da iyilerin tarafını tutmada da kantarın topuzunu kaçırıyor biraz. Bragg ile ilgili fazla bir şey öğrenmiyor karikatür gibi bir adam izliyoruz. Öylesine ne yaptığı belli olmayan bir kötü adamla, iyi tanıdığımız iki adamın karşı karşıya kalmasını izlemek beklenmedik olaylar doğurmayınca bir parça sıradan kalıyor Kanun Benim… Ezber bozmayı hiç denemeden, sıkı sıkıya kalıplara bağlı kalıyor. Yaşıyorsak gelecekte nelerin bizi beklediğini zamanla göreceğiz düsturunu bolca veriyor.
Ed Harris’in yine başrolde olduğu, ikinci yönetmenlik denemesi eksiklerine rağmen başarılı oyuncu kadrosunun da yardımıyla bir sekiz sene daha ara vermesin dedirtiyor. Viggo Mortensen, Renée Zellweger, Jeremy Irons ve Lance Henriksen gayet temiz oyunculuklarla karakterlerinin hakkını verince ortaya iyi bir seyirlik çıkıveriyor…

Lale devri çocuklarıydık biz, filmlerimiz bitti…

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 16:42:00 0 yorum
Her geçen yıl Uluslar arası alanda adından daha fazla söz ettirerek markalaşma yolunda büyük adımlar atan İstanbul Film Festivali 28. kez İstanbul’u sinemaya doyurdu.
Altın Lale peşindeki filmlerle, lale devri çocukları olup, kendimizce maratonlar yaptığımız iki hafta boyunca çevremizdekilerle sinema konuştuk, yeni sinemaseverlerle tanıştık, film aralarında ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamadığımız hızda yedik içtik ve bir sonraki filme yetiştik. Beyoğlu’nda 4 sinemada geçen zamanları yad edeceğimiz günler ise bir sonraki festival dönemine değin sürecek anlaşılan…
Kriz ortamında ne olacak, etkilenecek mi soruları arasında başlayan festival her yönüyle tıpkı sponsor firma reklamlarında olduğu gibi “bazı şeylerin devam ettiğini bilmek güzel” dedirtti yine. Hafta içi gündüz seanslarının bilet fiyatlarındaki ucuzluk, yoğun taleple karşılandı. Bazı filmlerin biletleri ise çok kısa sürede tükenmişti bile.
İki hafta boyunca 7 sinemada gerçekleşen gösterimlere festivalin bilançosu ise şöyle…
455 seansta gösterilen film adedi 200
Toplam seyirci rakamı 162.000
Yan etkinlik olarak da 9 sinema dersi ve söyleşi, 2 parti…
Festivale dair gözlemlerimi portalda elimden geldiğince yazmaya çalışmıştım. Ama kendi adıma basın gösterimleri dahil günde altı film izlemeye çalışma çabasının getirdiği yorgunlukla baş edemediğimi de söylemem gerek. Kaçırdığım film kalmasın diye yaşadığım maratondan arta kalan zaman uykuya dahil olunca, bir şey yazmak söylemek pek de mümkün olamadı…
4 Nisan’da başlayan festivalin en güzel dönemi hiç kuşkusuz ikinci haftasıydı. İlk hafta daha çok film izleme yoğunluğuyla geçip gitti. Ama bir ikinci hafta var ki, meraklılarını mest etti. 10 Nisan Cuma başlayan yoğunluğun ilk adımı elbette kült oyuncu John Malkovich oldu. Kendileri Beyoğlunda halkın arasına katılınca, oynadığı filmin gösterimine zor yetişebildi. Herkese imza dağıttı, fotoğraf çekildi herkes John Malkovich oldu… Yetmedi onur ödülünü aldıktan sonra bir de sinema dersi verdi…
Aynı hafta sonu Cuma ve Cumartesi’ne Peter Greenaway de damgasını vurdu. Yoğun talepler karşılanan sinema dersi, birden ikiye çıktı, belgeselinin gösteriminden önce seyircinin karşısına da çıkarak kendine hayran bıraktırdı bir kez daha…
Ricky’nin gösterimine de François Ozon konuk oldu ve özellikle Cumartesi günü festival izleyicisi için ayrı bir önem taşıdı. Bolca kahkahalar eşliğinde izlenen film sonrası Ozon’u sorulara cevap verirken görmek, halini tavrını sempatik bulmak olası… Gösterim sonrası salonun önünde ortalığa gülücükler saçması, biletleri dvdleri imzalaması fotoğraf çekilmesi ile herkese teşekkür etmesi ise ayrı bir incelik…
Animasyona meraklı sinemasever içinse son cumartesi özeldi… Önce “Ahmaklar ve Melekler”e bilet alındı… İçeriye girildi ama salonun önündeki masada sıcak bir adama rastlamak güzel bir süprizdi… Sponsor firmanın dağıttı dondurmalar bir yanda, bağımsız animasyon ustası Billy Plympton bir yanda. Üstelik neyi varsa getirmiş, bir sonraki projesi için finansman sağlamak adına satıyor, üstelik imzalayarak… Hiç bir şey almayana da karpostala yaptığı çizimleri hediye ediyor… Aldık hediye karpostalı, yetmedi koştuk sinema dersine durumu oluştu herkeste… Sinema dersi de hayli eğlenceliydi. Ucuz, kısa ve eğlenceli olması gerektiği formülünü kazıdık beynimize…
İkinci hafta sonu, bolca hit film, bolca yönetmen katılımlı gösterimlerle daha yoğun ve kalabalık geçti hiç kuşkusuz. Film çıkışı gazetesini almaya alışık olan izleyici, sponsor firmaların promosyon dağıtımlarıyla da hoş zamanlar geçirdi. Festivalin en ilginç dipnotu yenilenen Rüya sineması hakkında yapılan esprilerdi elbette. Koltuklarının yenilenmesi şart olan sinema olarak film izleme rahatlığı sunmaması önemli zorluklardan biri olarak geçti notlara. Aynı söylemi Atlas sineması için de söylemeli… Koltuk aralarının darlığı en büyük engel hala… Bu açıdan her zamanki gibi herkesin tercihi yine Emek sineması oldu elbette. Beyoğlu sineması ise her bakımdan yenilenmeli gibi duruyor.
Gelelim film tercihlerine… Aslında bu konuda her tercihe göre film vardı klişesi kullanılabilir. Ama yoğun olarak sinema yazarlarının tavsiyelerine uyulduğu çok belliydi… Festival kitapçığını inceleyip kendi filmlerini tek tek seçen izleyici vardır mutlaka ama, herkes gelen tepkilere göre gitti gişeye.
Altın Lale peşindeki filmlerin gösterimleri elbette bol izleyici çekecekti ve çekti de… Diğer bölümlerin filmlerinde durum genelde farklı örneklere yapılmış tercihler şeklindeydi… Bu zamanda stop-motion örneğine rastlamak çok zor örneğin, bu sebeple $ 9.99’a bilet çoktan tükenmişti. Farklı anlatımı deneyen filmlerin ilgisi dışında, seçilmiş klasikler de yoğun ilgiyle karşılandı. Seyirci filmleri dvd’lerinden de izleyebilirdi, internetten de bulabilirdi, ne de olsa kriz ortamıydı… Ama boş koltuk görülmeyen klasik filmler gösterimleri seyirci ve festival adına sevindirici oldu. En güzel notlardan biri de türk sinemasının son dönem örneklerinin yönetmen katılımlı gösterimlerine verilen tepkiydi. Hem filmler izlendi, hem de yönetmenlerle bağ kurulmuş oldu.
Beğendiğim filmleri belirterek yazıya son vereyim adet olduğu üzere… Hayal kırıklığı yaratan filmleri yazmaya gerek yok… Liste pek kalabalık değil zaten… Beğendiklerim ise hayli uzun bir liste oluşturuyor… Ozon’un Ricky’si yaygın gösterime de katılacaktır zaten, kendi kitlesince beğeniyle karşılanacak. Herkesin dilinde olan “Günışığı Temizleme Şirketi” üzerine de pek bir şey söylemeye gerek yok. Siyah beyaz olması mı, arada anlatılan küçük hikayeleri mi etkiledi bilmem ama “Zift”, Biraz Tanrıkent’i hatırlatsa da başarılı yaratılmış kaosu ile “Kuduz Köpek Johnny”, Almanya’nın ve festivalin hit filmi Baader Meinhof Komplex, Altın Laleyi alan Tony Manero, opera şarkılarıyla casus fonu yaratan Şarkı Söylemenin Keyfi, Tuhaf ironileriyle seyirciyi fetheden “Bu filmde Ben Varım”, Hint kumaşı muamelesi yaptığımız “$ 9.99”, Moodysson dolayısıyla “Mamut”, farklı anlatımıyla “Il divo” diye başlayan hayli uzun bir listem var. Çok da farklı değil aslında, festivali sürekli takip edenler için…Gelelim son söze, toplam 200 film, 7 sinema, bolca yönetmen katılımlı gösterimlerle İstanbul bir lale devrini iyi seçilmiş filmlerle kapattı… Sinemaya doyan lale devri çocukları ise dört gözle yenisini bekliyor…

Cumartesi, Nisan 18, 2009

Derviş Zaim'le Nokta üzerine röportaj...

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 01:40:00 0 yorum


Tabutta Rövaşata, Filler ve Çimen, Çamur, Cenneti Beklerken ve Mayıs ayında vizyona girecek "Nokta" filmlerinin yönetmeni Derviş Zaim'le bugün Akbank Sanat'ta bir röportaj yaptım.

Sinemalife dergisinde ve Sinemaximum.com yayınlanacak röportaj'da Zaim'le, Sinemadan önce yayınlanan romanından, Nokta'ya, setteki hallerinden, takıntılarına ve sinemanın geleceği hakkında konuştuk.

Röportajın tam metni Mayıs ayında bu sayfalarda olacak...

Pazartesi, Nisan 13, 2009

Blog Ödülleri Oylarınızı bekliyor...

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 19:52:00 0 yorum
2006 Kasımından bu yana, yazdığım 20 bini aşkın ziyaretçiye, hala şaşırsam da birçok farklı ülkeden kullanıcıya ulaşan blog sayfam 2009 Blog Ödülleri'nde Kültür Sanat bölümü adayı...
Ödül peşinde olmadığımı açıkça belirteyim... Yarışmadan bir beklentim de yok... Her yazı çiziye kafayı takan gibi daha fazla okura ulaşmak için bir adımdır sadece...
Üstelik bu blog kişisel blogtur ama sadece bu sayfalara özel pek yazı yoktur içerikte. Sinemalar.com'dan yayınlanan kritiklerim, sinemalife dergisine verdiğim yazılarım, bir dönem yerel bir gazeteye hazırladığım Kültür Sanat sayfasına ait yazılarım ve Şubat'tan itibaren de sinemaximum'da yayınlanan kritiklerimden oluşmakta...
Yine de olsun, sana destek olalım biz diyorsanız buyrun....
Yapmanız gereken de oldukça basit iki adım... Önce kayıt olmanız gerekiyor. Sonrada oylama bölümüne geçip, Efes Pilsen Kültür Sanat Blogları katagorisinde Kayıp Paylaşımlar Koleksiyoncusu'nu bulup oy vermek...
Oy veren, vermeyen herkese şimdiden teşekkürler...

John Malkovich olduk…

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 19:46:00 1 yorum



28. İstanbul Film Festivalinin onur konuğu olarak gelen usta aktör John Malkovich, iki günlük bir fırtına estirdi…
Cuma günü geldiği İstanbul’da önce bir basın toplantısı yapan aktör, en sevdiği yazarlardan birinin Orhan Pamuk olduğunu belirterek, Kıbrıs savaşı ile ilgili bir filmde oynayacağını söyledi. Daha sonra taksim’de halkın arasına karışan oyuncu Emek sineması sokağına yürümekte de zorlandı… Gördüğü yoğun ilgiden dolayı rahatsızlık duymayan, imza dağıtan, resim çektiren oyuncu herkesin takdirini topladı.
Belalı Düğün filminin gösteriminden önce onur ödülünü alan oyuncu, yapmaktan keyif aldığı bir şey için ödül almanın büyük keyif olduğunu belirterek teşekkür etti.
Cumartesi günü Pera Müzesi salonunda bir sinema dersi vererek sinema üzerine deneyimli aktaran oyuncu, rezervasyonu kısa sürede tükenen etklinlikte de yine yoğun ilgiyle karşılandı. Rezervasyon yaptıramayan sinemaseverler için cafeden yapılan naklen yayında aynı ilgiyle karşılanınca, İstanbul’lu sinemaseverlerin iki gün boyunca John Malkovich olduğu görüldü…

Ozon’dan farklı bir deneme daha…Ricky

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 19:39:00 0 yorum
François Ozon, filmin galası için İstanbuldaydı, soruları yanıtladı...

28. İstanbul Festivalinin merakla beklenen günlerinden biriydi hiç kuşkusuz François Ozon’un katılımıyla gerçekleşen “Ricky”nin gösterimi… Gösterilen yoğun ilginin görülmeye değer olması bir yana filmin de salonu dolduran izleyiciden alkış alması keyfi katlamış oldu.
Filmden önce sahneye çıkan Ozon filme dair birkaç ayrıntı verip, film bitimi sorularınızı cevaplayacağım dedikten sonra küçük bir çocuğun ekseninde ailenin önemini anlatan bir filmle karşı karşıya kaldı seyirci. Tüm beklentileri karşılayan son Ozon filmi meselesini o kadar iyi anlatıyorduki, pek soru soran da çıkmadı.
Dul bir kadın ve küçük kızının öyküsüne açılan film, kısa sürede kendine sevgili bulan Katie’nin doğan yeni bebeği ile ilgili daha çok… Ama sadece görüntüde… Temelde Ozon ailenin önemini, biradalığını anlatıyor. Soru cevaplar arasında kurgu yaparken fark ettim dediği “Sitcom”u andırıyor Ricky. Ailenin başına gelenler yeniden toparlanma ve bir araya gelmeyle vücut buluyor. Bebeğin doğumu sırasında her şey normal giderken birdenbire Ricky’nin kanatlarının çıkmasıyla değişiyor. Bir melek gibi görünen ricky’nin kanatlarının çıkması sonrası yaşanan komik anlarda filme yakınlaşmayı sağlıyor bolca. Yönetmenin ışığı daha farklı ama ustalıklı kullandığı film olarak nitelendirelebilecek Ricky hiç kuşkusuz görülmesi gereken filmlerden… Yakın zamanda yaygın gösterime girmesi de büyük olasılık…Seyirciye kalan ise, iyi bir filmi izlemek ve yönetmeniyle bizzat tanışmak oldu hiç kuşkusuz…
Ben ne yaptım?... Filmden sonra bolca resim çektim... Gösterim sonrası fuayede biletimi imzalattım, dvdleri yanımda getirmediğime kahroldum ama iki çift laf ettik en azından... Arkadaşlarda neden resim çekilmedin Ozon'la diyor ama ne biliim bana göre değil o tip şeyler...

Greenaway itham etti

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 19:30:00 0 yorum
Peter Greenaway; belgeselinin gösterimine katılarak filme ait dipnotlar verdi...

Geçen yıl, ünlü ressam Rembrandt’ın tablosunu ele aldığı aynı adlı film “Nightwatching – Gece Devriyesi”nin gösteriminden sonra bu kez yine aynı tabloyu belgesel formatıyla ele alıyor.
Rembrandt: İtham Ediyorum” adlı bu çok yönlü belgeselin gösterimi öncesinde yönetmen bir sunum yaptı. “Nightwatching”i izlememiş olanlar için küçük dipnotları veren Greenaway satır aralarında resimle kurduğu ilişkiyi de eğlenceli bir dille anlattı. “İlk önceleri 2 bekçi, dört köpek vardı… Resmi çalmayacağımı anlayınca köpeklerin ve bekçinin sayısı bire düştü. En sonunda da bana o kadar güvendiler ki anahtar verdiler” diyerek resimle olan ilişkisinin günlerce sürdüğünü dile getirdi. Sinema dersi etkinliği’ne katılması gerektiği için soru cevap yapılmayan konuşma sonunda çevirmenine de takılıp, “hiçbir şeyin çevirisi yapılamaz” sözü sonrası alkışlarla uğurlandı…
Konuşmasının satır aralarında dile getirdiği barok dönem ressamlarının suni ışık kullanması ile sinemayı doğurduğuna değinen Greenaway 86 dakika boyunca resimdeki her karakteri ve duruşun, resimdeki her öğenin madde madde adeta kodlarını veriyor… Bu kodların ilk anda fark edilmeyecek detaylardan oluşması da resim kökenli yönetmen için sürpriz değil…
86 dakika sonunda izleyiciye bu nasıl gözlemdir dedirten Greenaway, resimden yola çıkarak ressamın kişiliğini de sorgulayıp, sonunda da itham ediyor.
Görsel sanatlara meraklı olanların ağzını açık bırakacak film yaşanması gereken bir deneyim olarak görülüyor ağız birliği yapmış izleyici için…
Film sonrası Peter Greenaway'in sinema dersi de muhteşemdi en azından benim için. İstanbul Film Festivalinin programı açıklandığı anda tek geçeceğim ismi görmek yetti de arrtı bana. Festivale akredite olma sebebim de Peter Greenaway'di... Mersin'den kendi imkanlarımla hesapsız kitapsız festivali takip etmeye kalkmak kolay değil ama Greenaway etkinlikleri sonrası düşüncem herşeye değdiği...

They Shoot Horses, Don't They?- Atları da Vururlar

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 19:25:00 0 yorum
Atları da vurdular…

Geçen yıl kaybettiğimiz usta yönetmen Sydney Pollack’ın adının yanında yer alan “They Shoot Horses, Don't They?- Atları da Vururlar” İstanbul Film Festivalinde “Anılarına” başlığı ile tek gösterimle seyircisiyle buluştu.
Üstadın 1969 yapımı filmi bir dans maratonu eşliğinde kazanma hırsının sonuçlarını göstermiş, sinema klasikleri arasına çok geçmeden katılmıştı. 9 dalda aday olduğu oscarlardan ise sadece bir tanesini kucaklamıştı. (Ki o da yardımcı oyuncu oscar’ı idi) Atlas sinemasında yapılan Atları da vururlar gösterimi ise hayli sevindirici şeyleri resmetmiş oldu. Bunlardan en önemlisi salonun dolu olması, bu yoğunluğun da genç nesilden oluşmasıydı…
Klasik fimlere gösterilen ilginin boyutlarının görülmesi açısından seyirci açısından da bazı saptamalar yapılabilirdi ki bu daha da önemli noktaydı… Ekonomik krize dayalı olarak gelen acaba etkilenir mi soruları arasında hafta sonu yapılan gösterime gösterilen ilgi bu açıdan sevindirici…Filme gelince… Elbette ne desek boş… Klasikler arasına girmiş film kendini seyircisine hala yeni gösterimleriyle yorumlatmakta zaten… Söylenebilecek tek söz bir klasiğin festival seyircisinin karşısına çıktığında gördüğü ilgi olabilir sadece ama bu ilginin bir sonraki kuşaklara da geçeceği oldukça aşikar…
Yıllar önce televizyonda izlediğim filmi, Festival kapsamında Atlas pasajında izlemek ise benim için harika bir deneyimdi...

Yaz Saati

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 19:21:00 0 yorum
Boş Vazo

Cannes film festivalinin gediklisi Oliver Assayas bu kez de Altın Lale peşinde… Yönetmenin 2008 yapımı filmi bu kez de Altın Lale için geldi…
Assayas kamerasını bu kez Fransa’da bir taşrada yaşayan annelerini ziyarete gelen çocuklarına odaklanıyor… Hizmetçi Eloise ile yaşayan annelerine ziyarete geldikten sonra filmin rengi de değişiyor… Bu değişimin son karesi ise çocukları gittikten sonra karanlıkta oturan anne figürü oluveriyor… Eloise’in ışıkları yakma isteği ile gördüğümüz annenin müze gibi evindeki yalnızlığı da sadece kendisi ile sınırlı kalmıyor, evdeki her şeye yansıyor…
3 çocuğuna kalan ev ve evdeki sanat eserlerinin akıbeti konuşmaları ile aile arasındaki ilişkilere de mercek tutuluyor.
Adrienne Amerika’ya, Jeremie Çin’e gidip yeni hayatlar kuracakken Frederic ise Fransa’da kalan olarak her şeyle yüzleşiyor. Ki bu yüzleşmenin sonuçlarının sadece onun üzerinde çıkışsızlığa çıktığı da görülüyor…
Ailenin arasındaki iletişimsizliğin torunlara dek sıçramasına kadar getiren Assayas çok fazla sanat eserine gömüyor izleyicisini… O kısımları sanata meraklı olmayan izleyici için sıkıcı bir hal almakta… Ki bu kısımda Eloise’in göründüğü anlar daha etkili… Herkes için önemli olan vazonun Eloise’e verilişi sadece annelerini hatırlatması için verdikleri seçenek. Eloise çiçeksiz vazolardan nefret ettiği için alıyor vazoyu… Yiğenine durumu suistimal etmemek için bir vazo aldım diyor sadece…
Evde kalan boş vazolar da ailenin annelerinin ölümü sonrasında dağılan aileyi ve yaşanan karmaşayı simgeliyor. Kuşkusuz yönetmenin en iyi filmi olan Yaz saati onca sanat eseri içinde küçük ve çiçeksiz bir vazo ile resmettiği bir aile karmaşasını anlatmakta da başarılı oluyor….

Pazar, Nisan 05, 2009

Marley & Me / Marley ve Ben

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 03:05:00 0 yorum

Alt tarafı bir köpek!…
2006’da Şeytana marka giydiren yönetmen David Frankel sıradan bir köpeğin ekseninde kurulan genç bir aileyi ve sıcaklığını anlatıyor bu kez Marley ve Ben’de. Yaşanmış bir öykü, kitaplaşıp herkesin hayatında bıraktığı izleri bu kez sinemada sürdürüyor. Gazeteci bir çiftin, çocuk öncesi aldıkları bir köpekle başladıkları serüvende, üç çocukları ve ilerleyen yaşlarına rağmen bir türlü söz geçiremedikler ama sevmekten de vazgeçemedikleri sıradan bir köpeğin öyküsü…
Lassie ile başlayıp K9’lar, Air Bud’larla süren uzun bir listeye eklenen bu yeni Labrador, önceki örneklerinin aksine çok sıradan bir köpek. Daha doğrusu perdeye hayal gücünden alınmış özellikler eklenmeden aktarılan bir köpek. Konuşan yada kahramanlıklar yapan değil, sahiplerini olduğu gibi kabul eden, onların yaşamın maceralarına eşlik eden bir aile ferdi.
Öykü aynı adlı kitap uyarlamasına dayanıyor. Filmde gördüğümüz gibi, köşe yazılarıyla başlayan ve kitaplaştığında okurların yoğun ilgi gösterip, kendilerinden bir şeyler bulduğu bir roman. John Gorgan’ın aynı adlı romanı evlilik ve aile temaları üzerinden ilerleyen evrensel bir anlatım sununca, çok satanlar listesine girmiş ve yapımcıların ilgisi de hemen ardından gelmiş.
“Dünyanın her köşesinden insanlar bana mektuplar yazarak, hikayenin kendi yaşamlarıyla nasıl örtüştüğünü anlattılar. Elbette bir çok insan aşık oluyor, evleniyor ve aile kuruyorlar ki Marley & Me de bunu anlatıyor zaten ama yine de insanlarla olan bu bağlantı tesadüfi değil elbette” diyor Gorgan ve ekliyor “Marley & Me bir köpeğin hikayesi değil. Daha çok bir ailenin oluşumunu anlatan ve köpeği de hikaye de katalizör olarak alan bir anlatım. Üzücü yanları da olan bir komedi.”
Her şey çiftimiz John ve Jenny’nin çocuk konusundaki korkularının arasında bir köpek almalarıyla başlıyor. Gazeteci çiftten Jenny daha iyi bir gazetede ve büyük sütunlara yazarken, John ise daha küçük ölçekli bir gazetede basit haberleri yazmakla görevli… Radyoda çalan Bob Marley şarkısı üzerine Marley adını alan bu sevimli labrador, haşarı ve bir türlü söz dinlemez haliyle özellikle filmin ilk yarısını eğlenceli hale getiriyor. Hele bir Köpek eğitmeni sahnesi var ki… Eğitmen rolünde Kathleen Turner’ı görmek hem sürpriz hem de keyifli…
Tipik bir sıcacık aile filmi tadında ilerleyen film, John’un köşe yazarı olması ile detaylanıyor, çiftin ilk çocukları ile de yeni bir serüvene ilerliyor. Çok satanlar listesine çıkacak kadar ilgi toplayan kitabın izlerinin köşe yazarlığı döneminde kimsenin ilgisini çekmemesi de filmde güzel işleniyor. Marley döşemeleri, duvarları yiyen, hiçbir sözü dinlemeyen, komşuların korktuğu John’un deyimiyle “dünyanın en kötü köpeği”… Marley ile birlikte başlayan yaşam yolculukları üç çocuğa değin sürüyor ve gelişen bir ailenin Marley ile çıktığı yolculuk beklendiği gibi sona eriyor. İlk anlarda kurulan eğlenceli yapı, klişe depresyonlar ve beklenen anlaşmazlıkları geçtikten sonra finale eriyor.
John’un gazetedeki patronu Arnie, Alan Arkin’in de etkisiyle filme ayrı bir renk katıyor. Çocuk korkusuna ilaç olarak köpek önerisinde bulunan başarılı muhabir Sebastian’ın köpeği kız tavlamak için kullanması da bilindik. Hiçbir kötü olayın ve kötü karakterin yer almadığı filmde kilit kişi de Sebastian. John’un konumuna ve yaşamına özendiği Sebastian, köpeği ve ailesi olmamasıyla ezik, renksiz biri gibi resmediliyor… Özellikle de üçüncü çocuk sonrası gördüğü fotoğrafa verdiği tepkiyle.
İlk yarısı hayli eğlenceli olan Marley ve Ben, özellikle uzun süresi ile izleyicisini biraz zorluyor denebilir. Ama bu yanını anlatımının sadeliği ile biraz olsun örtüyor. Büyük laflar etmeyen, çok cilalamadığı öyküsünü izleyicisine çok güzel geçiriyor. Karakterlerini çok iyi işlemekle kalmıyor, sevimli bir çift yaratıyor. Owen Wilson ve Jennifer Aniston’un kimyaları da uyuşuyor. Güzel bir çift oluveriyorlar.Normal bir evcil köpeğin kattığı enerjiyle kurulan sıcak bir yuva ile geçen iki saat sonunda özellikle köpek severlerin keyifleneceği, eve gittiklerinde kendi Marley’lerine sarılacaklarına şüphe yok, ailecek izlenecek Pazar filmi formülünü sevmeyenler ise evdeki film arşivlerine dört elle sarılsınlar daha iyi…

Splinter / Kıymık

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 03:02:00 0 yorum
Ormana gitmeyin; ürkmeyin, ürkütmeyin…
Korku filmleri ormanda geçmeye, gençler toplanıp ormana gitmeye devam ediyor. Ağaçlar arasından her an bir yaratık çıkacakmış hissi ile seyirci de hop oturup hop kalkıyor. Sinema tarihinin en tekinsiz yerlerinden olan ormanlara bir kez daha uğruyoruz. Bu kez Toby Wilkins çeviriyor kamerasını ilk uzun metrajında ormana. İki yanı ormanlarla çevrili bir yol ve bir benzinlikte anlatıyor öyküsünü…
Oyun yazarı ve romancı Cristopher Wilkins’ın oğlu olarak, İngiltere’de büyüdükten sonra film endüstrisinde kariyer edinmek üzere Los Angeles’a gelir Wikins. Önce görsel efekt tasarımında çalışır. İlk kısa korku filmi olan ‘Staring at the Sun’ ın prömiyeri 2005 Sundance Film Festivalinde yapılır ve onlarca festivalde dünyanın birçok yerinde gösterime girer. Film Stan Winston’ın ScreamFest LA festivalinde Korku türünde En İyi Kısa Film ödülü dahil birçok ödül kazanır. Bu ödüllerle Sam Raimi’nin dikkatini çekerek Raimi’nin korku filmleri yapım firması olan Ghost House Pictures’la tanışma fırsatı yakalar. Ghost House firması Toby’e birçok kısa korku filmleri yazdırır, yapımını yaptırır ve çektirir. Bir nevi Raimi’nin keşfi olan Wilkins sinema sektöründe çeşitli görevlerde piştikten sonra ilk uzun metrajına soyunur...
Bir benzinlikte, işçinin duyduğu sesler sonrası ne olduğunu göremediğimiz yaratıkça katledilmesi ile açılıyor “Splinter”. Hemen ardından akan jeneriği, Polly ile Seth’in ormanda kamp yapma hazırlığı takip ediyor. Seth, yıldönümlerinde yıldızların altında geçirecekleri romantik gece için çadırı kuramayınca motel fikrini sürüyor öne… Arabayla yola çıktıklarında yeni bir çiftle karşılaşıyorlar… Arıza adam, kanun kaçağı Dennis ile uyuşturucu bağımlısı sevgilisi Lacey silahlarıyla onları rehin alıyor ki, rota da Meksika oluyor böylece… 4 karakterimiz soluğu benzinlikte aldıklarında garip olayların sonu yaratığın ortaya çıkması oluyor. İlk kurban Lacey olduktan sonra, kendilerini benzinliğe hapsetmek zorunda kalan üçlünün sıkışmışlıkları ve korkularıyla bezeli bir filme dönüşüyor Kıymık…
Hiç kuşkusuz öncülleri ‘The Thing’, ‘Alien’ ve ‘Invasion of the Body Snatchers’ gibi kült klasiklerinin de özelliklerini taşıyan film, daha çok yeni dönem Japon korku ve Fransız gerilimlerinin atmosferini kullanarak ilerliyor. Hem psikolojik bir gerilim hem de yaratıklı korku filmleri özelliklerini kullanan filmin kendine has özgün bir birleşimi çıkıyor ortaya ki, keyif veren de o…
Sıradan insanların, içten öldüren tuhaf bir yaratık tarafından kapana kıstırılmalarının hikayesi başladığında, Wilkins çoğunlukla yaratığı net bir şekilde göstermeyerek, ne olduğu anlaşılmaz halde kullanarak doğru tercihte bulunuyor ve heyecanı, gerilimi sürekli pompalıyor. Üstelik karakterlerine ait detaylarla psikolojik gerilimi de elden bırakmıyor. Ne olacağını tahmin etmenize fırsat vermeksizin finalde buluyorsunuz kendinizi ki, senaryonun ince işlemeleri sayesinde keyfiniz de katlanıyor. Öyle çok kan, vahşet, grafik dehşet sahnelerinden de çok faydalanılmıyor.
Wilkins ilk filminin esin kaynaklarını da açıklıyor… “Bunu ‘düşünen bir adamın korku filmi’ olarak nitelendirebilirim. Bu filme yaklaşımımdaki esin kaynağım ‘Alien’, ‘The Thing’ ve hatta’ The Bourne Supremacy’ oldu. Yani çok gerçek karakterlerin gerçekdışı bir olaya maruz kalmaları… Karakterler gerçeklik duygusu vererek gerçek olmayan koşullar yaşıyorlar.” Karakterlerinin gerçek duygularının verilmesine, karikatürize kalmamasına da özellikle dikkat ettiğini belirtip, bunun oyuncuların iştahını kabarttığını söylüyor Wilkins ve ekliyor; “Senaryoyu analiz ederken, özellikle de bir korku filmiyse, ölüm, saldırı gibi bazı ayrı parçalar var. Normalde teknik olarak zorlu olan bu kısımlar bana göre ilginç ve heyecanlı kısımlar. Benim altyapım da zaten bu… Teknik olarak zor sekanslar bana daha eğlenceli geliyor. Buna bir de oyuncu faktörünü katınca, sette kendimi adeta dünyanın en tepesindeymiş gibi hissediyorum.” Elbette birikiminden faydalanmasıyla ön plana çıkıyor ki gerilimin bir an bile düşmemesinin de kaynağı da büyük ihtimalle buymuş gibi görünüyor.
Korku ve gerilimi iyi bir birleşimle kullanan zekice bir film olan Kıymık, klasiklerin etkisinde, yavaş yavaş arttırdığı ritmiyle yalıtılmışlığın, kapana kısılmışlığın karakterleri üzerinde yarattığı psikolojiden beslenerek keyif veriyor. Yaratığın saldırıları sırasında kullandığı açılarla her yeni saldırıyı da gerilimi arttırmak için kullanıyor… Hiçbir anın keyfini kaçırmayacak görselliğiyle son dönemin başarılı gerilim filmlerinden biri olmayı da başarıyor. Korku filmleri Festivali Screamfest’te aldığı 6 ödüle bakılırsa devamı da gelecek gibi…Filmlerle eğitim aldım diyen, kendini bilen ve çok da iyi ifade eden yeni bir sinemacıdan başarılı bir ilk film olan Kıymık, sadece 7 oyuncu ve bir yaratıkla içinizdeki korku ve gerilimi emmek için bekliyor…

Cumartesi, Nisan 04, 2009

Son Oyun / Thick as Thieves - The Code

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 18:23:00 0 yorum
Soygun, aşk ve ihanet üçgeni…

80’lerin sonundan 90’ların ortalarına dek Televizyona işler yaparak adını duyuran, “Barışçı – The Peacemaker” ve “Derin Darbe – Deep Impact” ile yakaladığı ivmenin meyvelerini “Pay it Forward” ile toplayan Mimi Leder, 9 yıl sonra yeniden sinemaya dönüş yapıyor. Arada geçen 9 yılda yine dizilerde devam eden Leder, eğlenceli ve heyecan verici olarak tanımladığı filmiyle karşımızda.
Senarist Ted Humphrey’nin de dizi senaristi olması sürpriz değil elbette. Humprey’nin bermuda şeytan üçgenini anlatan Tv filmi “The Triangle”ı da dahil edersek ikinci film senaryosu. Ama hikayenin köklerinin yönetmen Leder’in ağabeyi Rueben Leder’in öyküsü olduğunu da eklemeli.
“Son Oyun” – “The Code: Thick as Thieves” ; Rus mafyasına borcunu ödeyebilmek için, genç bir hırsızın yardımıyla son defa büyük bir işe giren, usta bir soyguncunun hikayesini anlatıyor. Sinemanın iki büyük starı olan Morgan Freeman ve Antonio Banderas’ın beyaz perdede ilk buluşmasına tanıklık etmek de cabası… Leder da bu konuda doğru seçimi yaptığını söyleşilerinde “İkisiyle de çalışmak inanılmaz keyifliydi. İkisinin de kendine ait müthiş fikirleri vardı ve filme büyük katkıları oldu. “diyerek açık ediyor.
Film, French Connection’ı anımsatır bir metro sahnesi ile açılışını yapıyor. İlk olarak genç hırsız Gabriel’i iş üzerinde görme fırsatı tanıyor izleyicisine. İzleyicilerden biri de usta soyguncu, bir türlü yakalanamayan efsane Keith Ripley. Kısa zamanda borç ödemek için ortak çalışmaları gündeme geliyor. Ripley’in vaftiz kızı Alex’de devreye girince aşk hikayesi de soyguna paralel olarak işleniyor.
Bir soygun filminin gerektirdiği tüm hamleler de çok geçmeden harfi harfine uygulanıyor. Tüm klişelerden faydalanılıyor elbette. Ama bu klişeler sırasında yönetmenin sayesinde hayal kırıklığı yaşamak mümkün değil. Zaten küçük çaplı bir tv filmi gibi görünen yapımda büyük beklentilerle izlemek söz konusu olmayınca, arkasına yaslanan izleyici kendisine sunulan ne varsa alabiliyor. Üstelik karakterler konusunda da, soygun ve aşk öykülerinde de çok fazla zaman kaybedilmiyor. Her şey tam kararında…
Ripley ne kadar düz ve dürüstse, Gabriel o kadar gizli ve tutarsız görünüyor ilk anlarda ve daha sonra bizi bekleyen süprizler bir bir açığa çıkıyor. Çok değerli bir objeyi çalmak üzere bir araya gelen iki hırsız arasında kurulan ortaklık belli bir zaman sonra seyirciye bulmaca olarak veriliyor. Ne gerçek, ne sahte haydi keşfet bakalım diyor Son Oyun izleyicisine…
Banderas film için “70’lerin ve hatta daha önceki döneme ait filmlerde alışık olduğumuz klasisizmi yeniden ortaya çıkarıyor.” diyor ki, o dönemin filmlerini anımsatması da bu açıdan doğru… Filmin temel noktasının ve seyirciden beklentinin ne olduğunu ise Radha Mitchell açık ediyor, “Olaylar geliştikçe karakterleri yeniden değerlendirmeye başlıyorsunuz ve bu oldukça eğlenceli ve heyecan verici”… Aktörlerin uyumları çok iyi, belli ki filmde oynamaktan da keyif almışlar. Freeman rolüne pek yakışmamış gibi gözükse de, belli bir süre sonra pek de sorun yaratmıyor bu durum.“Film bir soygun filmi ancak aynı zamanda bir aşk ve ihanet filmi” diyor yönetmen Leder. “Olaylar beklenmedik bir şekilde birbirini takip ediyor ve izleyiciyi sürekli olarak bir sonra ki adımı tahmin etmeye yönlendiriyor.” Doğru söze ne denir ki, çok büyük şeyler vaat etmeyen, rahatlıkla koltuğunuzda geriye yaslanıp iyi vakit geçirebileceğiniz biraz tv filmi havasındaki Son Oyun, sonundaki zincirleme sürpriz finaliyle sıradan ama eğlenceli bir seyirlik sunuyor…

Karanlıklar Ülkesi: Lycanların Yükselişi / Underworld: The Rise of the Lycans

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 00:22:00 0 yorum


İki ırk, bir savaş, bir de aşk…

2003 yılında deriler içindeki Selene ile indiğimiz yer altında, asırlardır iki ırk arasında süren savaşı izlemiş ve karanlık atmosferden etkilenmiştik… Peşinden gelen devam filmi de sürpriz olmadı elbette. Dile kolay savaşan iki ırkta ölümsüz olunca, savaş hiç bitmeyecekti… 2006’da bu kez Evrim adı ile vampirler ile kurt adamlar dünyasına geri dönüş yapmıştık. Kamera arkasında olmakla kalmayan yönetmen Len Wiseman aynı zamanda öyküyü yaratan isim olmuş, o güne değin romantik komedilerde oynayan eşi Kate Beckinsale için de yepyeni bir oyun alanı yaratmıştı. İlk filmin topladığı ilgi ile gelen ikinci film elbette zayıftı ama hayranlarının ilgisi bu kez ilk iki filmde anlatılan her şeyin yaklaşık bin yıl gerisini getiriyor karşımıza.
Bu kez Lycan’ların yükselişini izliyoruz. Uzun süredir arkadaş olan Len Wiseman ve Kevin Grevioux’nun birlikte yarattığı film, Karanlıklar Ülkesi destanının ebedi savaşının özündeki sırları günışığına çıkarıyor. İlk iki filme yönetmen olarak imza atan Wiseman, bu kez yapımcılığı üstlenirken, Grevioux da üçüncü kez İsyancı Lycan Raze rolüne bürünüyor. “Tarih Karanlıklar Ülkesi için hep itici bir güç oldu” diyor Wiseman ve ekliyor: “Geçmişte, her şeyin nasıl başladığına kısaca bakmıştık. Şimdi ise nihayet, Ölüm Tacirleri’ni giydikleri zırhları, atları ve kurt adam güruhlarını kapsamlı olarak işleyebiliyoruz”.
Elbette geriye doğru gittikçe hikayenin de daha fazla görkemli hale geleceği çok açık. Wiseman yapımcı koltuğuna geçiş yaptı demiştik. Kamera arkasına geçen isim Patrick Tatopoulos. Kendisi bir “creatures designer”, yani perdede gördüğümüz envay çeşit yaratık onun hayal ürünü… Tamamıyle hayal ürünü bu tip bir film için, hem de serinin yaratıklarının yaratıcısının yönetmen olması da doğru tercih oluyor. Üstelik Tatopoulos ilk kez de geçmiyor kamera arkasına, her ne kadar kısa metraj olsa da 2000 yılında “Bird of Passage” adlı başarılı bir denemesi mevcut. İlk uzun metrajında gibi görünse de tanıdığı bildiği dünyada elbette yabancılık çekmiyor ve üzerine düşeni yapıyor…
Seride bin yıl geride gittiğimiz için bu kez Selena yok… Onu fiziken çok andıran Rhona Mitra Sonja karakteriyle başrolde… Elbette telaşa mahal yok, seri günümüzde devam ederse Selena’da devam edecek, ki finalde de durum onu gösteriyor…
Bir karanlık çağ efsanesi formunda, iki ölümsüz ırk arasında yaşanan savaş, hükmetme çabası, efendilik kölelik ve yasak aşk gibi tanıdık bildik öyküler sunuyor Karanlıklar Ülkesi… Biraz Romeo Juliet, biraz Spartacus eh biraz da türünün karanlık örnekleri ile zaman geçip gidiyor. Her şey çok bildik, çok tanıdık olunca, hikayenin bilindik ve özgün olmaması sebebiyle bir gerilim yaşanması da mümkün olamıyor. Düşman ırk tarafından büyütülmüş birinin kendi benliğini bulması, kendi türünü bulması ve başkaldırması miti çokça işlenmiş durumda zaten. Sonunu bildiğimiz bir öyküyü izliyor olmamız da cabası…
Bu derece tahmin edilebilir bir öyküde heyecanı ise sadece çatışma sahneleri ayakta tutabiliyor… Kaleye saldırı sahneleri, okla vurulan kurt adam görüntüleri de pek sık tekrarlanınca beklenen görsel ziyafet de gerçekleşemiyor… Yine de zayıf öyküsünü bolca kapatan sahneler içeriyor Lycan’ların Yükselişi…Serinin sadece zaman olarak değil, öykü olarak da geriye doğru gittiğini, yarattığı farkı elinin tersi ile ittiğini söylemek de mümkün… Orijinal senaryoyu yazan isim Danny McBride şunları söylüyor: “Len bir kurt adam filmi yapmak istiyordu ve bana fikirlerimin olup olmadığını sordu. Karakterleri ve hikayenin ana hatlarını oluştururken şöyle düşündük: “Bir tarafta kurt adamların diğer tarafta vampirlerin olduğu, gerçeküstü, güzel bir çağdaş aşk hikayesi, bir Romeo ve Juliet öyküsü yaratsak nasıl olur?’. Ayrıca, kurt adam ve vampirlere geleneksel bakış açısını değiştirip, onların var oluşlarını mistikten ziyade daha bilimsel bir zemine dayandırmaya karar verdik”. Yaratılan bu farkla bilimsel özgün olan seriye, sıradan bir mistik zeminde kurt adamlarla vampirlerin cirit attığı vasat bir halka ekleniyor…

Cuma, Nisan 03, 2009

L’Instinct de Mort: Part 1 - Public Enemy: Number One / Ölümcül İçgüdü

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 00:44:00 0 yorum
Ya dışarıda, ya mezarda…
Fransa’nın son gangasteri ve bir numaralı halk düşmanı ilan edilen Jacques Mesrine’in yaşamı iki filmle beyazperde de… Üstelik 1977’de kendi yazdığı aynı adlı biyografiden uyarlanarak… 20 yıl hapis cezası aldığı, mahkeme boyunca espriler ve şakalarla medyanın ilgi odağı olduğu bir dönemde, cezaevindeyken el altından dağıtımını gerçekleştirdiği otobiyografisinden… Filmin çıkış noktası da yapımcı Thomas Langmann’ın sözlerinde gizli…
Yapımcı Thomas Langmann, “L’Instinct de Mort – Death Instinct” (Ölümcül İçgüdü) kitabının özelliğini, 10 – 11 yaşlarındayken okuduğu ilk kitap olduğunu belirtiyor ve neden iki film olduğunu da açıklıyor:
“Bu kitap bende gerçek bir şok etkisi yaratmıştı. Ömrüm boyunca yanımdan hiç ayırmadım. Ta ilk günden beri filme dönüştürmeyi hayal ettim. Jean-François Richet ve Abdel Raouf Dafri ile tanıştığım günden beri projenin yoğunluğu iki film halinde yapmamızı zorunlu kıldı. Jacques Mesrine’in hayatı iki saatlik tek filme sığdırılamayacak kadar zengindi. Tek film yapsaydık adaletli olmamız imkansızdı. Bu projenin en güçlü noktalarından birisi, iki filme bölünmüş bir proje olmasıdır. Onun hayatının iki farklı aşamasını konu alan iki farklı film yaptık. Birinci filmde kendisini keşfeden bir adam vardır. Şiddeti ve yer altı dünyasını ilk deneyimlemesi, kadınlarla ilişkileri, ‘ikinci kimliği’ olarak tanımladığı ve Kanada’ya yaptığı inanılmaz uçak yolculuğu esnasında kendisine eşlik eden Jeanne Schneider ile olan tutku dolu aşk ilişkisi yer alır. İkinci filmde ise artık efsane olmanın meyvelerini toplayan ünlü bir gangster olması, yargı sistemiyle olan efsanevi savaşı, iktidar ve polis gibi kurumlarla çatıştığı zamanlardaki bitmek tükenmek bilmeyen provokasyonları, ölümüne yol açan “ideallerinin” izini sürmesi anlatılır.”
Bugün ölümünden 30 yıl geçmiş olsa da özellikle görkemli ölümü ile efsaneleşen biri için de hayli uygun gibi görünüyor iki film seçimi. Henüz ikinci filmi görmeden bir şeyler söylemek zor olsa da, belli ki iki film arasındaki ayrım sadece Mesrine’in karakter değişimiyle sınırlı kalmıyor.
Projenin başında kitabı bir zamanlar yanından ayırmamış bir yapımcı olsa da, künyenin geri kalanı da hayli sağlam isimlerden oluşuyor. Yönetmen Jean-François Richet 1995’ten bu yana az ama öz film çekme düsturunda, üstelik filmlerinin senaryolarına da imza atan bir isim. Genellikle dram ağırlıklı üç filmden sonra 2005’te Amerika yollarına düşmüş, bir yeniden uyarlama ile karşımıza çıkmıştı. John Carpenter’ın “13. Karakola Saldırı”sı Richet’in türleri kaynaştırması, atmosferi iyi kurması ile geçer not almıştı ki, kariyerinin şu ana dek en iyi işi olarak görülüyordu… 3 yıl sonra bu kez iki filmle dönerken, yine iyi oyuncu kadrosu geliyor. İyi bir kadro ile dönem atmosferini de tertemiz yaratmayı başarıyor. Filmini de en başta bir uyarı yazısı ile açıyor Richet, “Filmdeki bazı olaylar hayal ürünüdür. Herkesin farklı duygular beslediği bir insanın hayatını doğru bir şekilde filme aktarmak da mümkün değildir.” ibaresi ile bolca ekran bölerek, müziğin de yardımıyla iyi bir açılış yapıyor. Tabi bir daha uğramadığı bir açılış bu, muhtemelen ikinci filmde anlayacağımız kilit bir sahne ile, keskin bir açılış…
Herkesin farklı duygular beslediği, bir numaralı halk düşmanı olan birinin nasıl bu hale geldiğini aşama aşama göstermeye başlıyor film… Ölümcül İçgüdü’nün doğuşuna tanıklık etmekse hayli seyir zevki içeriyor hiç kuşkusuz… Yaratılan dönem atmosferi ile sürekli zamanlarda sıçrama olsa da, ayak uydurmak da çok kolay. Belki geride kalanlara neler olduğunu görmemiz bir parça eksik bıraksa da, fazlaca yan karakter öyküsü anlatmaya ya da tanıtmaya gerek duyulmuyor. Başrolde kendine özgüveni çok fazla olan, aslında sıradan bir adam var… Nasıl halk düşmanı haline geldiğini de merak etmemek mümkün değil… Filmin ikiye bölünmesinin sebebi de bu büyük ihtimalle. Mesrine, ilk hapse girdiğinde yeniden başlamak istiyor ve bir sürede dayanıyor zaten. Geride kalan çocuklar ve eş ile bulduğu işten ayrılmak zorunda kalması, eskiye dönüş oluyor…
113 dakika boyunca titiz çalışma eseri görüntülerle başarılı bir dönem atmosferi, döneme ait müziklerle her şey çok akıcı gidiyor. Tempo sorununa düşülmüyor ve film özellikle ikinci yarıda harika sahnelerle (ki özellikle hapishane çatışması) nefis bir izlence sunuyor izleyicisine. Tek zaafı belki de, çok fazla erkek dünyasına, erkek izleyiciye yönelik olması o kadar. Kadın izleyicinin ilgisini çekebilecek sahne barındırmaması dışında zamanın nasıl geçtiği anlamak, bolca yakın planla bir adamın nasıl kendini bulduğunu izlemek son derece keyifli…
Oyuncu kadrosu her ne kadar iyi isimlerden oluşsa da, Vincent Cassel’e ayak uyduran pek çıkmıyor. Cassel filmi adeta tek başına sırtlıyor ve Mesrine oluyor birçok sahnede. Karakteri yansıtmak için aldığı kilolarla da gündeme gelen oyuncunun ön plana çıkması ne kadar doğalsa, diğer oyuncuların bu derece zayıf kalması da o kadar tuhaf…
Üzerinden 30 yıl geçse de hala capcanlı kalmış bir efsanenin öyküsüne giriş ve atılan ilk adam soluksuz bir macera, bolca soygun ve cinayet, 70’li yılların dedektiflik filmleri tarzı ile başarılı bir adımla hedefi tutturuyor, macera kaldığı yerden bir ay sonra devam edecek, darısı ikinci filmin başına…

Çarşamba, Nisan 01, 2009

İstanbul Film Festivali 4 Nisan'dan itibaren bu sayfalarda....

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 18:25:00 0 yorum

4 - 19 Nisan arası 28. kez gerçekleştirilecek olan İstanbul Film Festivali'ne ait tüm gelişmeler Cumartesi gününden itibaren bu sayfalarda olacak.

Gerçekleşecek yan etkinliklere ait detaylı haberler, festivalde gösterilen filmlere ait detaylı bilgi ve kritikler de yine gün gün bu sayfalardan takip edilebilecek...

Festival akredtiasyonum sayesinde detaylı izleyebileceğim festivale ait tüm yazılarımı blog sayfası dışında, sinemalife dergisi ve sinemaximum sitelerinde de bulabilirsiniz...

Oxford Cinayetleri / The Oxford Murders

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 18:20:00 0 yorum
Matematiği pekiyi, Kanaat notu zayıf!
Matematik odaklı filmler özellikle “Küp” ile yeniden doğmaya, matematik ve suç ilişkisi tekrar tekrar takrar işlenmeye devam ediyor. Bilindiği üzere Küp serisi matematiği sadece araç olarak kullanmıştı, peşi sıra gelen filmler bu seriye simgeleri ve dolayısıyla simgebilimi de eklemiş oldu. Cinayet çözümleri sırasında tarihsel süreçteki ünlü imgeleri, resimleri ve simgeleri kullanmanın doruk noktası ise hiç kuşkusuz “Da Vinci’nin Şifresi” olmuştu. Geçtiğimiz yıl karşımıza çıkan yine İspanyol yapımı “Fermat” da matematikçileri bir odaya topluyor problemlerine çözümler arıyordu. Yükselen matematik çözümlü filmler serisine son halka yine bir İspanyol’dan gelmiş. Guillermo Martinez’in aynı adlı romanından uyarlanan film başrollerdeki iki ismiyle de ön plana çıkmayı deniyor.
Oxford’da geçen filmin kamera arkasında ise türe yabancı olmayan, sürekli suç filmleri çeken bir yönetmen var: Álex de la Iglesia… Iglesia’nın her filminin suça dair bir şeyler anlattığını filmografisinde görmek mümkün. Ülkemiz seyircisine yabancı gelmeyen “La, Comunidad” 2000 yılında pek çok sinefil için yılın önemli keşiflerinden biriydi hiç kuşkusuz. 1995’de “El Día de la bestia” ile kariyerinin en iyi filmini yaratan Iglesia hala aynı formülü denemeye devam ediyor ve mükemmel suçun peşinde koşuyor yine… Çoğunlukla absürd komediyi de filmlerine yerleştiren yönetmen bu kez bir uyarlama söz konusu olduğu için özgün denemelerine girişememiş belli ki.
Başrollere iki önemli isim yerleştirilmiş. Arizona çöllerinden tezi için danışmanlık yapması ümidiyle hayran olduğu Arthur Seldom ile birlikte çalışma tutkusuyla Oxford’a gelen Martin, Elijah Wood ile vücut buluyor. Arthur Seldom rolünde ise usta aktör John Hurt’ü görmek mümkün. Filmin içine girilmesi zor denklemler içermesi ve matematik bilginiz pek yoksa ayrı bir altyazı ya da açıklamaya ihtiyaç duyduğunuz bir filmde iki tanıdık yüzü görmek ilk başlarda iyi gibi görünüyor. Fakat ilerleyen anlarda özellikle Elijah Wood’un oyunculuğu yerlerde sürünüyor adeta. Hiçbir karakterin pek de ayrıntılı anlatılmamasının üzerine bir de kötü oyunculuk tuz biber oluyor. Karakterlerin bilgili olduğundan çok, çokbilmiş ukela gibi görünmesi de çok uzun sürmüyor.
Her şey Martin’in kalmak üzere geldiği evin yaşlı sahibesinin cesedini hayran olduğu Seldom ile birlikte bulmasıyla başlıyor. Sembollerle şekillenen bir dizi cinayetin kapısı da böylece açılıyor ki, öncesinde her karakteri takip eden uzun plan hayli göz alıcı. Zodiac’vari bir denklemler silsilesi içinde, ikilinin polise yardımı başlıyor ki, filmin gevezeliği de aynı anlara denk düşüyor. Çok fazlaca matematik febonacci dizisi ile başlayıp anlaşılmayan tanımlarla ilerliyor. Bu dakikalarda altyazı okumakla anlamak arasındaki kısa sürede izleyiciyi zorlamaya başlıyor. Komiser Petersen gibi hiçbir şey anlamayan konumunda olmaktan şikayetçi oluyoruz anında. Denklemlerin çözümü aşamasında tarihte işlenen mükemmel suçlara dair örnekler de bir parça içine girilebilir bir hal yaratıyor.
Filmin temel problemi muhtemelen biraz aceleci olmasında… Hiçbir karakteri tanıtmaya girişilmeyince, yabancı bir konuda, yabancıların oynadığı bir film izliyormuş havası doğuyor. Muhtemelen romanda uzun uzadıya tanıtılan karakterlere dair hiçbir çabaya girişilmemesinin üzerine bir de Martin’in bir aşk üçgeninde kalması çok absürd ve komik hale geliyor. Bolca ne alaka, nasıl soruları geçiyor akıldan… Hikayeye nasıl dahil olduğunu bile anlamanın zor olduğu hemşire Lorna büsbütün muamma iken, Beth ise kapalı kutu olarak geçip gidiyor. Neredeyse tüm karakterlerini harcayan film sadece bununla da kalmıyor, Oxford’un ya da İngiltere’nin atmosferinden de faydalanmıyor. Her şeyin sadece laflarda kaldığı bir okumaya dönüşüyor böylece. Sürekli büyük laflar etme çabası da seyirciyle aradaki mesafeyi daha da açıyor. Büyük oranda seyircisinin katılımından destek bekleyen bir film için en büyük dezavantajda bu zaten. Etkili bir atmosfer yaratılmayınca, mükemmel suç var mı yok mu denklemi de, gerçeğin ne olduğu, neye göre kabul edilip edilmeyeceği soruları da hava da asılı kalakalıyor. Oysa arada verilen örnekler, uzuvlarını kaybetmiş bir profesör ile her şeyin bir parça albenisi de var. Bir türlü istenen tempo tutturulamayıp, konu için gerekli atmosferde kurulamayınca izlenmesi zor, tamamen seyircisinden katılım bekleyen orta karar bir deneme olarak kalakalıyor Oxford Cinayetleri, Martin karakterini başka bir oyuncu canlandırmış olsaydı daha keyifli bir final izlenebilirdi. Şaşırtıcılık ve kim yaptı sorusunun çıktığı sürpriz final de bu şekilde güme gidiyor zaten. Matematikten bahsetmediği her an tökezleyen filmin, sadece meraklılarına hitap edeceği aşikar…

Salı, Mart 31, 2009

The Wrestler / Güreşçi

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 20:33:00 0 yorum
Galiptir bu yolda mağlup
1998’de “Pi” ile çıkageldiğinde sinefillerce baş tacı edilen, 200’de “Requem for a Dream” ile izleyeni sarsarak bir anda gelecek vadeden yönetmen sıfatı ile takip edilen yönetmen Darren Aronofsky nedendir bilinmez 6 yıl ara verip hayli tuhaf bir filmde dönüş yapmıştı. İzleyicileri ikiye bölen “Kaynak” özellikle yükselen beklentiler söz konusu olduğunda koca bir hayal kırıklığından öteye geçememiş, derinliksiz ve bolca makyajlı bulunmuştu. İlk iki filminde inşa ettiği yapının gözleri önünde yıkıldığını gördü Darren Aronofsky…Yeni bir çıkış arıyordu…
1981’de kısa bir rolle de olsa, büyük kitlelere ulaşabileceği “Body Heat”le oyunculuğunda aradığı çıkışı “Rumble Fish”le yakalamış, hemen ardından 80’ler boyunca büyük bir sembole dönüşmüştü Mickey Rourke… “9.5 Hafta” ve “Vahşi Orkide” yardımıyla ikona dönüşmesi de gecikmedi. Filmlerdeki başarısına paralel bir hayat kuramadı bir türlü Rourke, eşini dövmesiyle başlayan bir dizi özel hayat skandalıyla, profesyonel boks denemeleriyle çok konuşulurken aynı zamanda da yıprandı… Kaydığı irili ufaklı rollerle devam ediyor gibi gözükse de, hızlı yükselip çakılmayı kariyerinde an be an yaşadı. 2006’da “Sin City” ile dönüyorum dese de, yeni bir çıkış arıyordu…
Filmin en büyük özelliği kuşkusuz yeni çıkış arayan iki ismi bir araya getirmesi. İkisi içinde değişim rüzgarları çoktan esmiş, ikisi de yeni çıkış fırsatını sahiplenmiş ve gerekeni yapmış gibi görünüyor.
Özellikle Kaynak’la iyice ayyuka çıkan görsel makyajlarından, planlarından dolayısıyla görsel süslerden arınmış bir Aronofsky var karşımızda bu kez. Her şeyi süslemek yerine, mesajlarını doğal anlatım üzerinden ufaktan veren bir yöntem izliyor. Bazı sahnelerde direk fotoğraf gibi ana karakterinin yalnızlığını resmetmek dışında bu kez maceraya girişmiyor.
Rourke’sa zaten yaşam özdeşliği dolayısıyla Randy’i oynamıyor adeta yaşıyor… Ortak yönlerinin çokça olmasını müthiş bir avantaja dönüştürüp, izleyicinin gözünde galip başlıyor maçlarına. Aslında tipik bir spor filmi öyküsü var her şeyin arkasında. Kaybeden, kaybetmesine ramak kalmış sporcu öykülerine, kaybedeceğini bile bile devam eden ölümüne dövüşlere bir yeni halka daha ekleniyor… Sadece bununla kalmamasını sağlayan ise bu ikilinin tercihleri oluyor. Eldeki senaryoyu süse püse girişmeden, kimi zaman dökümanter havasında, çoğunlukla elinde kamera Randy’i takip eden izleyiciymişcesine bir atmosfer yaratan, izleyicisine sende oradasın diyen Aronofsky bu yolla filmle çok daha kısa sürede ve doğal bir şekilde bağ kurulmasını sağlıyor.
Zaten Mickey Rourke’un maç sonrası tüm o kasların, heybetli görüntünün ardında mağlup bir adamı canlandırmakta zorlanmıyor. İnandırıcılık konusunda hiç sıkıntı çekmiyor. Bir zamanlar efsane olan, şimdiyse işitme cihazı takan, kızıyla sorunları olan, ring dışında bir yere ait olamayan bir adam olarak her sahnede biraz daha büyüyor… Tüm filmi de sırtlıyor… Tüm detaylarda, önemli anlarda süslerden ve özellikle vurgulardan kaçıldığı her şeyin doğallıkla verilmek istendiği filmde Rourke’un performansı daha da büyüyor. “Yaşlı, bitik bir et parçasıyım ve yalnız olmayı hak ediyorum. Tek isteğim, benden nefret etmemen” diyor kızına Randy, inanmamak mümkün mü…
45 yaşındaki Marisa Tomei’nin de striptizini ve kucak dansını görmek de hayli doğal gelen, sırıtmayanlardan. O da arada kalmış, sıkışmış artık talep görmemekten, yaşlı bulunmaktan kaybedene dönüşmeye başladığının farkında olduğunu veriyor her sahne boyunca. İki oyuncunun yönetmenin tercihleriyle parlayan oyunculuğu da, tüm filmin albenisini özelliğini oluşturuyor sonuçta. Önceki filmlerinde yarattığı atmosferi kullansa tüm anlatımı komediye dönüştürebilecek olan Aranofsky, hiçbir sahneyi da ya da planı kurmamışlık havası ile aradığı çıkışı Rourke ile birlikte buluyor.
Anlatılan hikaye epi topu spor filmlerinde alışık olduğumuz türden… Zamanında Rocky’nin de başına gelmişti. Tüm sporcu filmleri de konuya bir yerinden teğet geçiyor zaten. Hesaplı kitaplı yapılan Amerikan Güreşlerinin doğallığı da arada verilince, son derece doğal gelen, bir filmden çok dökümanter gibi algılanıyor Şampiyon. Bu arada Güreşçi adı yerine filmi anlatmayan Şampiyon adının tercih edilmesi de sadece bizde olur dedirten bir komedi.Yeni çıkış arayan iki ismin aradıklarını fazlasıyla bulduğu “The Wrestler” kanların aktığı düzmece güreşlerin, cinsellik dozu yüksek anlarda striptiz ve kucak danslarının altında “buranın dışında hiçbir yere ait değilim” diyenlerin kazandığı öykü olarak her daim izlenecek bir doğal seyirlik…

Seven Pounds / Yedi Yaşam

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 20:30:00 0 yorum
Başka bedenlere ödenen yedi diyet

Çok karakterli öyküleriyle attığı küçük adımlardan sonra 2001’de “L’Ultimo bacio” ile adını dünyaya duyurup büyük çıkış yakalayan yönetmen Gabriele Muccino, hemen ardından bu kez “Ricordati di me” ile benzer bir öyküyü anlatmıştı izleyicisine. 2000’li yılların başları Avrupa sinemasının bitmiş evliliklere bakışlarıyla ağırlık kazanınca daha fazla ön plana çıktı ve Hollywood topraklarına attı adımını. İki filmde de, orta yaş grubunun evlilik buhranlarına değiniyor, kendi yazdığı öyküleri anlatıyordu. Bu çok karakterli öyküleri hem sade bir tarzda anlatıyor, hem de iyi bir tempo tutturarak tökezlemeden öykülerini aktarmayı başarıyordu. İnsan öyküsü anlatmayı başaran bir yönetmen Amerikan topraklarına düşerse ne olur. Elbette devam eder. “Umudunu Kaybetme” ile Will Smith ortaklığında bu kez iki kişilik bir dünya kurup anlatmıştı. Oscarlar da hayal kırıklığı ile sonuçlansa da, birçok izleyici için hala yılın işlerinden biri olarak görülen filmin ardından ikinci kez Will Smith’le çalışıyor Muccino ve ikinci kez kendi senaryosundan çıkamıyor yola.
Tuhaftır çıkış yapan yönetmenler Hollywood’a geldiklerinde kendi senaryolarını çekemiyor nedense. İyi bildikleri işe devam edemiyorlar, onlara biçilen kalıpları giymek zorunda kalıyorlar. Çoğunun yeniden çevrimlerle körelmesine ise artık alıştık bile…
Muccino, iki dizi deneyimi dışında pek adı duyulmamış Grant Nieporte’nin senaryosu ile çıkıyor yola bu kez. Kendisine biçileni uyguluyor. Kimileri için bir rakamdan fazlası olarak görünen 7 takıntısından bolca beslenen senaryo en çok bu yönüyle ilgi çekiyor. Fonda yedi yaşam olsa da, daha ilk sahneden yedinin önemi vurgulanıyor, belli ki özellikle yapılmış seçimlerle yedinin bağları da vurgulanıyor bolca. Tabii dikkatli izleyicinin fark edeceği şekilde 7’de buluşmak gibi küçük detaylarda saklanıyor bu durum.
“Tanrı dünyayı yedi günde yarattı, ben ise kendiminkini yedi saniyede mahvettim” diyor Ben Thomas. Birçok kaynakta, dini kitaplarda yedinin önemi hayli büyük… Buna kafayı takan, yedinin yaşamında çok önemli şeylerde kilit olduğuna inanan insanların sayısı da hayli fazla. Durumu örneklendirerek, her şeyi açıklıyor, çeşitli sitelerde bir araya gelerek yedi’nin bir rakamdan çok daha fazlası olduğunu açıklıyorlar.
Herşey yedi üzerinden birin varisi, Bitkilerin yedi ana türde bilinmesi, ayın yedi evresi, yer altında yedi katman olması, göğün yediye bölünmesi, notaların yedi sesi, insanın gökkuşağında yedi resmi, ülkemizin yedi bölge olması, istanbul’un yedi tepesi, güldeki yedi katman harikalığı, vakitlerin yediye bölünmesi, dünyanın yedi kıtası ve yedi harikası, cennetin yedi kapısı, insanın yedi nefsi, kabede yedi kere dönülmesi, yedi ayetlik Fatiha suresi, yedi uyurlar mağarası bu örneklerden sadece birkaçı…
Bu yedi mucizesi üzerine inşa edilen ama beklendiği kadar üstüne gidilmeyen “Yedi Yaşam” Ben Thomas’ın yedi diyet ödeme sevdası ile başlıyor. Kendisi hakkında bir şeyler anlatmayı sevmeyen, anlattığında da inandırıcı gelmeyen, Will Smith’in müthiş performansı ile uzak ve samimiyetsiz bakan bir adamın yaşadığı travma ile kendinden uzaklaşıp, başkalarından var olma çabasından oluşuyor Yedi Yaşam. Aldığı yaşamlara karşılık seçtiği insanlara yardım eden, bu yardımlar sırasında tanrıyı oynar gibi davranan Ben Thomas’ın öyküsü hayli uzun şekilde gelip geçiyor perdeden.
Belli ki bir travmaya neden olan bir şey yaşamış, hemen sonrasında şartelleri indirmiş başka bir hayata geçmiş bir adam, işinin ona sağladığı kılıfla hak eden insanları seçip onlara yardım ediyor ve hayatlarını kurtarıyor. Her şey bu şekilde anlatımda güzel dursa da, izlerken pek öyle durmuyor…
Ha bir şey oldu, ha olacak derken bunaltan bir atmosferde sıkıcı dakikalar geçmek bilmiyor. Üstelik birçok abartılı yardımlarla da inandırıcılık kayboluyor. Örneğin Ben’in Emily’nin emektar matbaa makinasını tamir etmesi gibi oldukça saçma ayrıntılar olmasa konu direk anlatılsa, zaman daha iyi kullanılabilse daha iyi olurmuş dedirtiyor insana. Daha ilk yarı bittiğinde ne olacağını aşağı yukarı tahmin eden seyircinin önüne bir-iki sürpriz çıkıyor ama onlarda pek etkili olamıyor. Will Smith’in oyunculuğu ile omzunda yükseltmeye çalıştığı film, Ben Smith’in her şeye sebep olan travmasının sebebiyle de bir parça güldürüyor. Yaşamını herkese adamasına sebep olan şey ile yardım çabası arasında bir şeyler yerine oturmuyor sanki. Ben’in başına gelen olay, genelde her şeye küsmekle sonuçlanır çoğunlukla… Hadi her şeyi kabullendi, vicdan azabı duydu diyelim o zamanda bu kadar düz bir adam olmaz. Ben Thomas adeta bir aziz, bir melek olarak resmediliyor ama filmin anlatım tarzı hayli ağır melodram olarak çizilince oda tutmuyor. Hep bir şeyler havada asılı kalıyor sanki. Hep bir şeyler eksik, yamalı bohça misali, özellikle filmin süresi ile gelen tempo sorunu adeta azap veriyor.Bir yandan umudunu kaybetme sonrasında Oscar için yola çıkılmış havası da veren filmin, bu yolda adaylık bile almaması yerinde olmuş. Zira geçip gitmek bilmeyen zamanlar sonunda kimse olamayan bir adamın öyküsü, mutluluğunu diğer bedenlere bölünerek bulma arayışı Ben Thomas’a ne kadar inandığınıza bağlı kalıyor… Kısa ve vurucu olması beklenen süprizlerin açıkladığı sahnelerde ne hissedeceğiniz de buna bağlı zaten… Özellikle müziklerin çok kötü olduğunu, sahnelerle çok uyumsuz göründüğünü de belirtmekte fayda var. Tüm bunların sonunda, geçen 123 dakikanın size vaadettiği şey vicdanınızın Ben Thomas’la ne kadar eş olduğuna bağlı hepsi bu…

Slumdog Millionaire / Milyoner

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 20:26:00 0 yorum
Varoşlarda koşmak kaç milyon eder?

Danny Boyle’un Oscar galibi filmi hala gösterimde iken, bir kafa karışıklığını da beraberinde getirmiş gibi. Birçok sinefil için zor bir durumdu ne de olsa… İlk filmi “Mezarını Derin Kaz” ile sınırlı bir kitle hemen keşfetmiş ondan bir şeyler beklemeye başlamıştı. 6 tv işi ve 3 dizi yönetmenliğinden sonra 1994’te her seyircinin mezarını derinden kazmıştı Boyle. İlk film için de çok iyi başlangıçtı. 14 ödülle taçlanan başlangıcı ise hala ismiyle özdeş “Trainspotting” takip etti. İkinci kez çalıştığı Ewan Mc Gregor’u da sinema dünyasına kazandırmıştı. 18 ödül ve Oscar dahil bolca adaylık, soundtrack albümünün büyük başarısı ve anlatım tarzı ile artık klasikleşen büyük bir film oluverdi kısa zamanda Trainspotting. Boyle’un benzer öyküler anlatmasını bekleyen, serseri öykülerinin önünün açılmasından sonra umutları artan sinefiller “A Life Less Ordinary” ile karşılaşınca durumu garipsedi… Bu iki büyük çıkışa yazık etmişti Boyle kimilerine göre… Ama müzikli bir ritm tutturduğu fantastik bir öykü anlatmış, bunu da keyifli bir seyre dönüştürmüştü. Peşinden “Kumsal” geldi ki, kimilerine göre gelmese de olurdu. 2002 ise geri dönüş yılıydı.
“28 Gün Sonra” ile sinemasal anlamda nefis görüntüler elde etmiş, yepyeni bir deneyim yaşatmıştı izleyiciye. Aslında çok bilindik bir malzemeyi kullanıyor ama bunu mükemmel anlatıyordu. Bir çocuk filmi gibi göründüğünden herkesin burun kıvırdığı “Milyonlar”da bildik bir öyküydü ama Boyle yine anlatım tarzıyla kotarıyordu filmi… Son olarak “Sunshine” yaptığı da deneme de yine ir orijinal fikre dayanmıyor, gücünü Boyle’dan alıyordu.
Boyle’un Milyoner’i kafa karıştırıcı şekilde geliyor hala sinefillere… Bollywood tarzının benimsenmiş olması, birçok acabayı beraberinde getiriyor ilk anda. Seyirciyi aslında daha önce benzerlerini gördüğü öyküleri farklı anlatarak yöneten Boyle’un cambazlıklarının son halkası olarak görülebilir Milyoner.
Ne anlatıyor Milyoner… Ya da neyi açıklıyor demeli… Popüler bir yarışma programında tesadüfler sonucu koltuğa oturan bilgi küpü olmayan alelade bir gencin, finale kadar gidip büyük ödülü almasının açıklamasını yapıyor. Sorulara verdiği her cevabın hayatındaki izlerini açıklayarak ve bu sayede kurduğu müthiş gerilimi an be an besleyerek seyirciyi avucunun içine alarak anlatıyor. Öyle ki, özellikle reklam arası bilmediği soruya cevap veriş anıyla bile bile heyecanlandırıyor seyirciyi Boyle. Popüler yarışmanın, her ülke de aynı formatta olmasının verdiği avantaj, her ülke de gösterildiğinde Jamal’in kaderini paylaşan yarışmacı sayısının az olması da ayrıca heyecan unsuru zaten…
Mükemmel bir senaryo ile her şey çok iyi zaten. Bir de bunlara her sorunun Jamal’in hayatındaki önemli anlarla özdeşleşmesi devreye girince, kurgu da müthiş bir serbestlik sağlanmış oluyor. Zamanlar arası geçiş sağlanabilir, birkaç karakterin bu süreçte yan öyküleri anlatılabilir, yarışmaya döndükçe heyecan arttırılabilir… En güzeli de seyircinin nasıl bir final izleyeceği müthiş bir merak konusu haline getirilebilir… Hepsini tek tek ustalıkla uyguluyor Boyle. Aslında yaptıklarından çok yapmadıklarına da bakmalı… Jamal ve Salim’in annesiz kalıp bir başlarına yaşam mücadelesi vermelerini usülünce anlatıyor, ülkedeki sefalet, sosyal sorunlar ve benzeri detaylar büyük bir portre üzerinden kör gözüne parmağım şeklinde seyirciye dikte edilmiyor. Son derece doğal bir şekilde her şeye şahit oluyor seyirci, herkes kendi sonucu çıkarabiliyor. Jamal’in daha çocukken başladığı koşunun sonucunun neler olabileceği bu şekilde perdede bir şova dönüşmüş oluyor. Hindistan’daki tüm sorunlar ne kadar umutsuzluğu taşısa da, belli ki yaşanan her şeyin umutlu bir tarafı da olacak. Herkes kendisinden mesul durumu var bolca arka planda.
Kuşkusuz filmin en zayıf noktası Jamal’in çocukluk aşkı ile hayatının nerde kesişeceğini beklemekle geçen zaman. Her şeyin aşka dayandığı final hariç her şey tam kararında ama belli ki Jamal’in de hayata tutunacak başka sebebi yok. Belki jenerik sonrası klasik hint ezgili dans jeneriği ile durum Bollywood için taçlanmış oluyor gibi gözükse de sefalet koşusunun zenginlikle sonuçlanması da başka bir ülke de nasıl anlatılırdı acaba demek gerekiyor… Keşke ingilizce’yi de daha az tutsaydı film çevrildiği ülkenin dilini konuşsaydı… Jamal’in varoşlardaki koşusu milyonlara çıksa da, daha çok ülkesi için koştuğu net görünüyor… Farklı kültürleri tanıma konusundaki izleyici merakı devam ettikçe, daha çok Jamal’lar koşacak… Mükemmel senaryosu, müthiş müzikleri ve soluk soluğa yaratılan temposuyla Boyle yine bildik bir malzemeyi ustalıkla anlatıyor ve özellikle Yönetmen oscarını sonuna kadar hak ediyor.

The Alibi / Kaçamak

Gönderen Serkan Murat KIRIKCI zaman: 20:22:00 0 yorum
Aldatmak üzerine bir puzzle

DVD piyasasının sinemaların bile önüne geçmesi, stüdyoların en büyük gelirleri de dvd satışlarından kazanması ev sineması takipçilerine bol seçenekli menüler sunuyor. Dile kolay, artık film çekmek de sektörün tam göbeğine dahil olunmadığında küçük bütçelerle mümkün. Ortalama bir film kısa sürede parasını çıkabilecekse, hemen konservatif işler çıkıyor ve bolca da çoğalıyor. Bunun elbette bazı dezavantajları olsa da, özellikle stüdyolar için hayli karlı bir durum bu. Hemen hemen hiç pazarlama masrafı olmadan dvd satışları ve kirası ile kısa sürede kar elde etmek de artık çok kolay. Sinema tarihine altın harflerle yazılmasa da, izlenmesi kolay olan ortalama filmlerde yağmur gibi geliyor…
Bu durumun yarattığı en büyük avantajsa, yönetmen adaylarının denemelere girmekte daha cesur olabilmeleri, sektörde pişme olanağını bulmaları elbette. Bu sayede uzun süredir ilk filmlerini çeken yönetmen sayısında da patlama olması gayet doğal. Kaçamak da bu örneklerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Rafta duran yüzlerce örnekten biri olarak mutlaka bir albenisi olması şartı, iyi oyuncu kadrosu ile kotarılınca izlemek için bir adım önde duruyor.
En son “Tropik Fırtına”da çalışmış olan özel efektçi Kurt Mattila ile Matt Checkowski’nin ortak yönetmenliği ilk ortaklıkları değil. İkili “Azınlık Raporu” filminin özel efekt grubunda yer almışlar. İkisinin de ilk yönetmenlik deneyimi. Senaryo ise nispeten daha tecrübeli bir isme ait. 6 sezondur devam eden “Bones” dizisinin senarist grubunda yer alan Noah Hawley. İzlemek için tercih sebebi olmayan bu isimlerin açığını ise künyenin geri kalanı fazlasıyla karşılıyor…
Adı ile konusu ile tamamen aldatma konseptini işleyen bir film Kaçamak, istatistiki bilgiler ışığında insanın tek eşli olamayacağı bilgisi ile yapıyor açılışını. Adına ve öyküyü anlatan Ray’in de işine uygun olarak kaçamaklar hakkında bilgi veriyor bolca. Hemen tüm konunun kaçamakla beslenmediğini hikayenin can damarında, Ray’in eski patronu aranan dolandırıcı Jack olduğundan dem vurarak da gösterme niyetiyle tek düze olmayacağının sinyalini de vererek hızlı bir başlangıç yapıyor.
Jack’in başına konan 5 milyon dolarlık ödül dolayısıyla her şey Ray’in peşinde ona Jack’in yerini soran adamlarla şekilleniyor. Az para değil tabi. Para miktarı olası tüm kötü adamların da kolayca filme dahil olmasını beraberinde getiriyor.
Ray’in yaptığı işse hayli basit. Evli çiftlerin birbirini aldatması sırasında yakalanmamalarını sağlamak… Küçük bir kibritten şüphelenen bir kadının öfkesini, kocasının haberi yokken yatıştıracak kadar organize bir takım bu. Ve bu takıma son olarak Lola dahil oluyor. Ayrıntılara önem veren, insanları kısa sürede tanıma becerisi olması sıfatı ile alınıyor işe ki, yapılan işin püf noktası da bu…
Sonrası Ray’e teklif edilen son saha çalışması… Bu sırada morgda Jack’e benzeyen cesetler gelip gidiyor ki, bu da yaratılmak istenen ufak çaplı gerilimin ve merak duygusunun oluşmasını sağlıyor. Saha işi yeniyetme Wendell ve sevgilisiyle çıkılan kaçamakta ölümü getirince her şey iyice çığrından çıkıyor. Ki bu durum filmin tamamen zincirlerinden boşanmasını finale kadar yağ gibi akmasını ve seyir zevkini körüklüyor.
Aldatma konusu üzerine kaleme alınmış iyi senaryo, daha baştan dinemaik başlayarak tempo sorununa neredeyse hiç düşmüyor. Üstelik Ray’in peşine düşen kiralık katil sonrası iyice nabız yükseltiyor. Aldatma ile başlayan öykünün dolandırıcılık filmine dönüşmesi de zekice. Bu sayede aldatılanlardan biri de seyirci oluyor. Biraz geveze gibi görünse de çabuk toparlayan film, benzer yapıdaki “Smokin Aces” ve benzerleri gibi tüm karakterlerinden faydalandığı bir yapbozu finalde bir araya getiriyor ki, en büyük kozu da izleyene kendi çapı için iyi bir final izletmesi zaten.Belki tek sorun başrol oyuncusu Steve Coogan’un role pek oturmamış gibi durması. Onun dışında iyi kurulmuş oyuncu kadrosu özellikle dikkat çekiyor. Küçük rollerde bile yıldızları görmek hali eğlenceli bir durum yaratmış ve seyir zevki katlanmış. Özellikle son yarım saati görsel olarak da hayli sıkı olan film, izlenmese bir şey kaybedilmeyecek ama izlendiğinde pişman da olunmayacak orta karar bir seyirlik… Ülkemiz sinemalarına uğramadan direk ev sinemasına paslanan film türe meraklı izleyicisini aldatmak için bekliyor…