08 Şubat 2010 Pazartesi
Etiketler Altyazı, Dergi, Etkinlik, Sinema, sinema haberleri
06 Şubat 2010 Cumartesi
Etiketler Abel Ferry, Gerilim Hattı, High Lane, Kritik, Sinema, Vertige
Etiketler Altyazı, Dergi, Sinema, sinema haberleri
01 Şubat 2010 Pazartesi
Etiketler Sinema, sinema haberleri, Sinemalife
19 Ocak 2010 Salı
Etiketler Danny McBride, Jody Hill, Kritik, Sinema, The Foot Fist Way
08 Ocak 2010 Cuma
Dinle Homosapien Bu Senin Hikayen!
Etiketler Belgesel, Home, Kritik, Yann Arthus-Bertrand, Yuva
07 Ocak 2010 Perşembe
Etiketler Dergi, Haber, Sinema, Sinemalife
Kıyamet: Ar. ®iy¥met
(kıya:met) 1. din b. Tek tanrılı dinlerin inanışına göre dünyanın sonu ve bütün ölülerin dirilerek mahşerde toplanacağı zaman, hesap günü, kıyamet günü, mahşer günü. 2. mec. Gürültülü karışıklık, gürültü patırtı: “Bağırma, çağırma, kıyamet, polisler Mustafa'yı çalyaka götürürler.” -P. Safa. 3. mec. Büyük felaket, afet.
Etiketler 2012, Kıyamet Filmleri, Kritik
Etiketler Accidentally on Purpose, Dizi, Jenna Elfman, Kritik, To be contunied
Etiketler Dizi, Kritik, To be contunied
Etiketler Dizi, Kritik, To be contunied, Warehouse 13
Etiketler Dizi, Hung, Kritik, Thomas Jane, To be contunied
Etiketler Dizi, Edie Falco, Kritik, Nurse Jackie, Sopranos
Etiketler Dizi, Kritik, The Philanthropist, To be contunied
Etiketler Dizi, Kritik, Mental, To be contunied
Etiketler 90210, Dizi, Evimiz Hollywood'da, To be contunied
Etiketler Derek Yee, Jackie Chan, Kanlı Hesaplaşma, Kritik, San Suk Si Gin, Shinjuku Incident, Tung-Shing Lee
Etiketler Drag Me To Hell, Kara Büyü, Kritik, Sam Raimi
Etiketler Evdeki Düşman, Jaume Collet-Serra, Kritik, Orphan
Etiketler Abigail Breslin, Ali Hillis, Bill Cobbs, Drew Fuller, James Garner, Kritik, Son Armağan, The Ultimate Gift
Etiketler Asi Kız, Emma Roberts, Kritik, Nick Moore, Wild Child
Etiketler Bay Evet, Jim Carrey, Kritik, Peyton Reed, Yes Man, Zoey Deschannel
Etiketler Destere, Gürcan Yurt, Kritik, Peker Açıkalın, Testere, Önder Açıkbaş
Etiketler Dan in Real Life, Juliette Binoche, Kritik, Peter Hedges, Steve Carrel, Şamar Oğlanı
Etiketler Biray Dalkıran, Cennet, Kritik
Etiketler Gong fu guan lan, Kritik, Kung Fu Dunk
Etiketler Kent Alterman, Kritik, NBA, Semi Pro, Will Ferrel, Çaylak Profesyonel
06 Ocak 2010 Çarşamba
Etiketler Angelina Jolie, James McAvoy, Morgan Freeman, Terence Stamp, Timur Bekmambetov, Wanted
05 Ocak 2010 Salı
Etiketler Edward Norton, Eric Bana, Hulk, Jennifer Connely, Kritik, Liv Tyler, The Incredible Hulk, Yeşil Dev
Etiketler 3 Gün İçinde Öleceksin 2, In 3 Tagen bist du tot 2, Kritik
Etiketler Ateşli Gençlik, Fired Up, Kritik
Etiketler Hayden Panettiere, Ken Leung, Kritik, Shangai Kiss
Etiketler Judd Apatow, Kevin James, Kritik, Observe and Report, Paul Blart: Mall Cop, Seth Rogen
Etiketler Cold Prey 2, Fritt Vilt II, Kritik, Şeytanın Oteli 2
Etiketler Blood: The Last Vampire, Chris Nahon, Kritik, Son Vampir
Etiketler From Within, İçten Gelen, Kritik, Phedon Papamichael
2003’de “Terra” adlı 7 dakikalık kısa filmiyle 2 ödül birden kapan, Mala ile babasının öyküsünü anlatan Aristomenis Tsirbas bu kez malzemeyi genişletmesi için Evan Spiliotopoulos’a emanet etmiş. 7 dakikalık kısa filme akla düşen öykü de biraz çocuklardan fazla büyüklere hitap eden alt metinlerle donatılarak karşımıza gelmiş. Elbette alt metinlerdeki siyasi ve çevreci mesajlar sonunda daha evrensel bir mesajla bitiyor. Ama filmin asıl özelliği de verdiği küçük mesajlarda saklı. Ön plana çıkan barış mesajı gibi görünse de üstelik…
Bunca ideolojik mesaj içeren filmin tanıtımının tuhaflığına da iki satır değinmek lazım. Filmin afişlerinde en tepede iki ismi görmek hayli tuhaf kaçıyor. Türkçe seslendirmeyi yapan iki oyuncunun isminin bu kadar ön planda tutularak filmin pazarlanması pek iç acı olmayan yanlışlardan biri.
Kültür sanata düşkün bir ırkın huzur içinde yaşadığı gezegene uzaydan dev bir gemi ve ardından istila girişimleriyle başlıyor Terra. Alışık olduğumuz bilim kurguların aksine işgal eden kendi gezegeninin kaynaklarını çoktan tüketmiş olan insan ırkı oluyor. Öyle bir işgal ki, Amerika’nın Kızılderili işgalini hatırlatır ve vurgulatır halde… Bu vurgu ile başlayanlar ile altta bir çok siyasi ve politik mesaj geçip gidiyor.
Geçen yıl hayran kaldığımız Wall.e ile insanın yıllar sonra ne kadar pasifleşeceğini gördükten sonra Terra gezegeninin sonunun da hayra alamet olmayacağı belli oluyor. Terra halkı dev aracı ve işgali ise farklı karşılıyor. Gemiler halkı araçlarına ışınlarken hepsi Tanrı’ya ulaşma ümidiyle kollarını açıp beklemeye başlıyor “Beni al” cümlesiyle… Huzur içinde yaşayan ırka, insanoğlu sorgusuz sualsiz saldırıyor ve bu uğurda da oldukça kararlı. Kendi kaynaklarını kaybettikten sonra kendine yaşayacak gezegen ararken önüne çıkan fırsatı değerlendirme arayışı mevcut nihayetinde. Terra gezegeni iyi güzelde insan için gerekli oksijene sahip değil. Bunun için pek de inandırıcı olmayan bir aletle yaratılmak istenen de bir çözüm var…
Gezegen işgali konusunda hikayeyi ters yüz ederek başlayan “Terra’yı Kurtarmak” tüm alt metinleri bir yana hayli klişe karakterlerle işliyor öyküsünü. Her animasyon filminde olduğu üzere ana karakterimiz yine bir farklı düşünen. Hali hazırda animasyonlar ya türünün son örneği yaratıklar, ya sorgulayıcı yaratıklar ya da mucit karakterler üzerinden işliyor. Bu gelenek de Mala karakteri ile bozulmamış oluyor. Mucit dişi Mala işgalcilerin babasını kaçırması üzerine harekete geçiyor. Olayları çözmeye kararlı Mala aracına atlayıp peşlerinden giderken düşmesine neden olduğu aracın pilotu Jim’i kurtarıp evine getiriyor. İyi insan kadrosunu Jim doldururken, sevimli yan karakter kadrosu ise onun robotu Giddy ile dolmuş oluyor.
Sonrası olayları çözmeye niyetli Mala’nın tanımadığı ırkla yüzleşmesi, babasını ve gezegenini kurtarma girişimleri arasında karşılıklı tanışması oluyor ki, filmin kötü adam kadrosu da bu sırada doluyor. Zalim insan modelindeki General Hemmer bir an önce gezegeni ele geçirmek isterken, güvendiği kahraman Jim ise karşı tarafı tanımış olmanın verdiği güvenle barışın olabileceğine inananlardan. Bu inancı kendi ırkından kimse desteklemeyince de bir anlamda işe koyuluyor. Karşılıklı savaş halleri için bilgi toplama sürecinden sonra kaçınılmaz olan oluyor ve biraz “Indipendence Day” vari bir kendini feda edişle beklenen barış sağlanmış oluyor.
Adını Latince’de Dünya anlamına gelen “Terra” isminden falan film, gezegenler arası bir iç savaşla kendi dünyasını yok etmekle kalmayıp sömürge haline getirdiği Venüs ve Mars’ı da imha eden insanoğlu’nu anlatmasıyla ön plana çıkıyor. Yönetmen Tsirbas bu durumu şu sözlerle açıklıyor: “Filmde insanların dünyamızı terk etmek zorunda kalmasının sebeplerinden birisi, doğal kaynaklarını tüketmiş olmalarıdır. Filmin izleyici kitlesinin büyük kısmının çocuklar olacağını düşünerek ‘çevreyi koruma’ düşüncesinin öyküde yer alması çok önemliydi. Gelecek kuşaklarımıza çoğu insanlardan kaynaklanan tehlikeli çevresel değişikliklerle dolu bir dünya bırakıyoruz. Üstelik tehlike giderek artıyor ve bu gerçeği dünyanın en saygın bilim adamları kabul ediyor. Bu açıdan bakarsak, bu filmin en kötü gelecek senaryosunu sunduğunu söyleyebilirim. Dünyamız öylesine büyük bir çevre felaketine uğramıştır ki, insanlar artık evrenin başka yerlerinde yuva aramak zorunda kalmışlardır.”Kötü gelecek senaryoları hızla resmedilip, filmleşmeye devam ederken Dünya’mızı koruyalım huzur ve barış içinde yaşayalım mesajları arasında bir parça sıkışıp kalan “Terra’yı Kurtarmak” pembe mesajı ile orta karar bir deneme olarak kalıyor ama yine de akılda kalan alt metindeki ideolojileri ile bir parça parladığını belirtmeden geçmemeli… Yönetmenin belirttiği gibi aile filmi olmak yerine bu mesajlarının üzerine gitseydi ne olacağını düşünmek ise kaçırılmış fırsat olsa gerek…
Etiketler Aristomenis Tsirbas, Battle for Terra, Kritik, Terra’yı Kurtarmak
Daha girişte bir erkeğin, kadından çok hoşlanmasıyla baş edemeyince karşısındakini aşağılama yoluna gittiği tespiti ile başlıyoruz. Erkeklerin ne söyledikleriyle değil, ne söylemek istedikleriyle ilgilenen film, bu konuda her ayrıntıdan jestten ve mimikten faydalanıyor ama aynı anda birkaç ilişkiye odaklanarak geniş çaplı bir söylemde de bulunmuş oluyor.
“Sex and the City”nin yazarları Greg Behrendt ve Liz Tuccillo’nun büyük beğeni toplayan en çok satan kitabına dayanan “He’s Just Not That Into You” birbiriyle bağlantısız, 20’li 30’lu yaşlarında Baltimore’lu bir grup insanı konu alıyor. Bu insanlar ilişkilerinde evliliğe doğru yürürken bir yandan da karşı cinsin işaretlerini okumaya çalışıp, bir yandan da “İstisna yoktur” sözüne istisna olmaya çalışıyorlar.
Söz konusu çok satar kitabı filme dönüştürenler de “Never Been Kissed”dan tanıdığımız ikili Abby Kohn ve Marc Silverstein. Yönetmen koltuğundaki isimse daha çok televizyon çalışmalarıyla bildiğimiz Ken Kwapis. En son “Çık Aramızdan” ile karşımıza çıkan yönetmen, evlenmek üzere olan bir çiftin rahipleri tarafından sorgulanmasını anlatmıştı. Kwapis’in en çok ses getiren filminin “Sexual Life” olduğunu da eklersek karşı cins ilişkileri üzerine gösterecekleri bitmemiş anlaşılan. Kwapis’in film için doğru isim olduğu notunu da eklemeli…
Hiç telefonun yanında oturup, bir erkeğin arayacağını söylediği halde neden aramadığını merak ettiniz mi; ya da bir kadının artık neden sizinle yatmak istemediğini; ya da ilişkinizin neden daha ileriye gitmiyor olduğunu… belki de size o kadar da ilgi duymuyordur. “Bu, bir dizinin tek satırlık diyaloğundan esinlenilerek yapılmış ilk film olabilir” diyor yönetmen Ken Kwapis.
Cümleyi en-çok-satan bir kitaba dönüştürmekle kalmayıp, ilişkiler konusunda başarısız olanlar için bir de sohbet programı sunan Behrendt, “Bu dünyaya, ilişkiler üzerine bir kitap yazma umuduyla gelmedim” dedikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: “Her şey bir öğle yemeği sırasında birine öylesine yaptığım bir yorumla başladı. Bir kadına, eğer bir erkek onu aramıyorsa bunun en mantıklı nedeninin onu beğenmemesi olduğunu söyledim”.
Yapımcı Nancy Juvonen ise şu açıklamaları yapıyor: “‘Sex and the City’nin o bölümünü gerçekten çok sevmiştim. Sonradan kitap elime geçti. Buluşmalar ve ilişkiler konusunda gerçekçi olma düşüncesini ve hakikaten istediğimiz bir telefonu ya da buluşma teklifini almadığımızda kendimiz ya da birbirimiz için uydurduğumuz tüm o hayal ürünü şeyleri kendime çok uygun buldum”.
Herkesin kendi ilişkilerinden bir şeyler bulacağı ve üzerine beyin cimnastiği yapıp, bulmaca çözeceği filmin temeli böyle atılmış. Filmde karşımıza çıkan ilişkiler de bize ayna tutmak amacıyla anlatılıyor zaten. Evli bir adamın market sırasında tanıştığı kadınla yaşadıklarından, evlenmek üzere olan çiftimize kadar hepsi günlük hayatta yanı başımızda yaşanan milyonlarca örnekten biri… Tüm bu örnekleri işlerken filmin başarısı ayrıntıları iyi analiz etmesinde saklı…
Filmin merkez karakteri Gigi olarak seçilmiş ve çok doğru bir seçim olmuş. Sıradan bir kadın olan Gigi’nin ne kadar çabalarsa çabalasın aradığı aşkı bulamamasının yanında ona akıl veren (daha çok taktik de denebilir) Alex konunun tüm mantığını ve örnekleri birlikte deşifre ediyorlar. İç içe geçen ilişkiler yumağında hem iyi oyuncular hem de onları orkestra gibi yönetmek söz konusu olunca keyifle izlenen bir film çıkıyor karşımıza.
Kendi içinde bölümlere de ayrılan film birçok kilometre taşını irdeliyor kendince. Seni aramıyorsa, Beğendiğin kişi seninle yatmıyorsa, seninle evlenmiyorsa, sevgilin başka biriyle yatıyorsa ve ilgisinin ölçüsü başlıklarında sıkmadan irdeleniyor her şey. Aldatma sırasında kızdıran şeyin başkasıyla yatmak yerine sigara yalanı olması ne kadar iyiyse, evlenme konusundaki öykünün klişe bitişi o kadar kötü. Ama tüm bu irdelemeler elbette bir kavramı çıkarıyor izleyicisinin karşısına: “Umut”
Günümüz ilişkilerinin artık çok hızlı yaşandığı, sosyal ağ sitelerinde yapılan değişikliklerle yürümesi üzerine söylenen şu söze katılmamak elde değil elbette… “İşler değişti. Artık insanlar fiziksel olarak buluşmuyorlar. Karşı cinse daha cazip görünmek istiyorsam, gidip saç modelimi değiştirmek yerine internetteki profilimi güncelliyorum. Artık işler böyle yürüyor.” Bunun gibi birçok tespitin yer aldığı film, eninde sonunda da işi hayat arkadaşı seçimlerine getirip pembe mesajıyla işi noktalıyor. Bu arada dipnot olarak onca güzel oyuncunun filmde kötü kostümlerle sıradan görünmesini de eklemek lazım. Özellikle S. Johansson giydiği kıyafetler ve kot pantolonuyla feci görünüyor… Yıldızlarını sıradanlaştırmak adına yapılan seçim “Sex and the City” kadınlarının tam zıttı bir görüntü oluşturmuş.Erkek dediğin 7’sinde neyse 77’sinde de odur diyerek başlayan film iç içe işlediği dokuz ilişki sonrasında en bahtsız karakteri Gigi’ye istediğini verirken perdeden izleyicisine mesajını verip, göz kırpıyor… Her zaman umut vardır…
Cennet Tatile, Cehennem Konuklar…
Amerikan sineması korku filmlerinde eski çevrimlere yönelip, klasikleri bozarak yeniden seyircinin önüne getirirken konu sıkıntısı çekmekte bolca… Bu sıkıntının yaşandığı o kadar belli ki uzakdoğudaki yankı uyandıran gerilimleri yönetmeniyle birlikte transfer etmekten kaçınmıyor. Klasik bir rakamı tutturan yanıltmayan korku seyircinin gönlünü fethetmek adına tutan işleri de serileştirip bıktırana kadar izletiyor. Son dönemin en yaygın eğilimi özellikle “Testere” ve “Otel” serileriyle birlikte bolca kan iken, kıtanın diğer tarafında ise işler başka türlü yürüyor.
Fransız sineması “Yüksek Tansiyon”, “İçerde” ve “Sınırda” ile şiddetin dozunu Otel’den bir adım götürmek isterken, İspanyol sineması “Yetimhane” ile hanesine yıldızları ekliyor. Bu ataklılığa yeni eklenen ülke ise İngiltere… Geçtiğimiz aylarda vizyona giren “Kapan” ile otoyol gerilimi eksiğini dolduran İngiliz sineması bu kez başka bir türe yeni bir örnek getiriyor. Hem de son zamanların moda deyişiyle yeni açılımlar ekleyerek…
2008 yılının en başarılı korku filmi etiketli film, hali hazırda 4 ödülü ile kendisinden önce adını etrafa yayanlardan… Bu derece göklere çıkarılan filmin biraz da geç de olsa gösterime girmesi ise korku severleri sevindirecek olaylardan… Filmin klasik ormanda geçen cennet gibi bir manzarada tekinsiz olayların patlak vermesiyle gelişen filmlere eklenen son halka gibi görünmesi ilk anda bu kadar abartılacak ne var canım yargısını getiriyor. İlk sahnede karakterleri görünce de neler olabileceğini tahmin eden çokbilmiş seyirci havasına girmeniz da olası. Ama “Kan Gölü” tüm bu bilmiş havasıyla izleyicisini şaşırtmayı becermesinden alıyor tüm gücünü…
Daha ilk sahneden romantik çiftimizin arabayı ormana sürüşünden belli gibi her şey aslında… İki sevgili romantik bir tatil için ormanlık alana kamp yapmaya giderse ne olur diye sorulsa, korku filminde olacaklar baştan belli… Neler olmaz ki… Olabileceklerin uzun bir listesi bile yapılabilir… Son dönemde alışık olduğumuz şekilde doğaüstü güçler, yaratıklar veya tuhaf katiller caniler yok bu kez arka planda… Tamamen insan faktörü ile, hem de olabildiğince sıradan insan faktörü ile ilerliyor film. Üç beş serserinin ormanda yarattığı gerilim filmlerini andırıyor. 70’li yılların klasiklerinden bolca beslenerek üstelik… Örneğin “Deliverance” ve geçtiğimiz aylarda yeniden çevrimini izlediğimiz “Soldaki Son Ev”den… Herşeyi tetikleyen b











































