08 Şubat 2010 Pazartesi

Geçtiğimiz yıl Lindsay Anderson’ın O Lucky Man! filmini sinemaseverlerle buluşturan Altyazı Aylık Sinema Dergisi, bu yıl da !f istanbul takipçileri için çok özel bir film seçti: Mikhail Kalatozov’un 1964 tarihli şaheseri Ben Küba (Soy Cuba).


Festivalin ‘!f Kült’ bölümünde gösterilecek olan film, Küba Devrimi’ni hazırlayan koşulları dört epizotla gözler önüne sererken seyirciye unutulmaz bir estetik deneyim yaşatıyor. Üst ses kullanımından mucizevi kamera hareketlerine, ışığından kurgusuna, her öğesiyle devrimci bir sinema dili inşa eden film, dönemin Küba’sında soluk alan herkesin kaderini birbirine ve devrime bağlıyor. Ben Küba, Küba Devrimi’nin 50. yılını devirdiği 2000’li yıllarda, yenilenmiş, tertemiz bir dijital kopyayla sinemaseverlerin huzurunda...

Ben Küba, 19 Şubat Cuma günü saat 17.00’de !f istanbul Festival Merkezi The Hall’da tüm sinemaseverlere açık olan bir tartışmayla Altyazı yazarlarınca masaya yatırılacak. Altyazı yazarlarından Senem Aytaç, Ayça Çiftçi, Zeynep Dadak ve Enis Köstepen’in yöneteceği tartışmada, dinleyicilerin de katılımıyla, Ben Küba’nın Küba Devrimi’ni temsil biçimleri ve filmin özgün dilinin bugünün sinemasını düşünürken bize ne gibi olanaklar sağlayabileceği üzerine konuşulacak.


Etkinlik Tarihi: 19 ŞUBAT CUMA Saat: 17.00

Etkinlik Mekânı: Festival Merkezi: The Hall


Ben Küba’nın !f istanbul kapsamındaki gösterim tarihleri:

13 Şubat Cumartesi / 19:30 – AFM Budak Caddebostan



19 Şubat Cuma / 13:00 – AFM Fitaş Beyoğlu



26 Şubat Cuma / 12:30 – AFM Cepa Ankara

06 Şubat 2010 Cumartesi


Tanınmamış Kadrodan Tanıdık Gerilim...

2009’da gösterime giren korku filmlerinin arasından afişiyle sıyrılan, yüksekliğin verdiği gerilimi yaşatması ihtimaliyle seçilen “Vertige”, Fransa’dan geliyor karşımıza.

Üç kısa filmden sonra, ilk uzun metrajında kamera arkasında Abel Ferry otururken, oyuncu kadrosu da buna paralel olarak bilmediğimiz isimlerden oluşmakta. Lakin künye ne kadar tanınmadıksa, konu o kadar tanıdık.

Bir grup dağcı arkadaşın, eğlenceli olacağını düşündüğü tırmanışa niyetlenmesiyle açılan film, ilk andan tırmanış rotasının kapalı olmasıyla gerilimin başlayacağını müjdeliyor tüm iyi niyetiyle. Sonrasın da klişelerin rotası elbette. Önce bir kadın ve biri eski, biri yeni iki sevgili klişesi, sonra gişe filmlerinden alışık olduğumuz ip köprünün kopmak üzere oluşu klişesi. Elbette beklendiği gibi içlerinden birinin deneyimsizliğine eklenen yükseklik korkusu… Tüm bu klişelerle kolayca kurulan bağ, bu duruma kafayı takmayan izleyici için sorunda teşkil etmiyor bir yandan. Kolay izlenirliği, sıkıcı olmaması ve temposu ile bu durumu bir nebze olsun aşıyor “Gerilim Hattı”…

Gelgelelim, gerilim bununla kalmayıp, ikinci bir konu açıldığında başlayan yeni gerilim daha bildik bir konuya açılıyor ki durum fena… Süprizi açık etmeme adına değinmeden geçeceğim ikinci yarıda girişilen yeni gerilim unsuru, artık işlenmedik bir tarafı kalmayan yere ayak basıyor. Tipik kedi fare oyununa dönüşmesinin verdiği gerilimin filmi yine de baltalamaması ise her şeye rağmen filmin tutar tek yanı denebilir.

Son dönemde işkence ve bolca kanlı filmleriyle gündeme gelen Fransız korkularının yanına yaklaşamayan “Vertige” tipik bir izlenesiz de olur izlemeseniz de örneklerinden biri olarak gelip geçiyor o kadar…


Aylık Sinema Dergisi Altyazı’nın Şubat sayısının kapağında, Jane Campion’ın İngiliz şair John Keats’in hayatının son demlerinde yaşadığı aşka odaklandığı ve Keats’in şiirlerinin dokusunu perdeye taşıdığı filmi Parlak Yıldız (Bright Star) yer alıyor. Şubat ayında vizyonda olması planlanan Parlak Yıldız, derginin Şubat sayısının ana dosya konusu için de önemli bir yere sahip. 2000’lerin ‘En İyi 50 Film’inin seçildiği ve Mulholland Çıkmazı, Aşk Zamanı, Beyaz Bant ve Parlak Yıldız gibi filmlerin yer aldığı bu dosyada Altyazı yazarları, “2000’ler sineması hangi filmler olmasa bizim için tüm anlamını yitirirdi?” sorusuna yanıt arıyorlar ve seçilen filmleri bu gözle yeniden hatırlayıp, bu filmlerde neyin bizi sinemaya daha çok bağladığını, sinemaya olan inancımızı neyin tazelediğini sorguluyorlar.

Dergideki bir diğer geriye dönük değerlendirme dosyası ise geçtiğimiz yıl beyazperdede iz bırakanları masaya yatırıyor. Sinema yazarlarının ‘İlk On’ listelerinin yer aldığı ve seçilen ‘En İyi On’ filmin her sene olduğu gibi yine Altyazı yazarları tarafından kaleme alındığı bu 2009 değerlendirmesinde, 2009’da vizyonda öne çıkan Açlık, Hayat Var, Soysuzlar Çetesi ve Şampiyon gibi filmler hatırlanıyor.

Altyazı’nın 92. sayısının diğer iki dosya konusunu ise Aralık ayında kaybettiğimiz usta yönetmen Zeki Ökten ve sinemaseverlerin Şubat ayını iple çekmesini sağlayan !f İstanbul oluşturuyor. Zeki Ökten’in anısına hazırlanan dosya, birçok farklı türde filme imza atan yönetmenin sinemasındaki ortak temaları değerlendiren bir incelemenin yanı sıra, Ökten’in Sürü, Pehlivan, Düşman gibi belli başlı işleri hakkında kaleme alınmış yazılardan oluşuyor. !f İstanbul için hazırlanan özel bölümde ise, festivalin ‘Erkeklik Halleri’ ve ‘Kürt Filmleri’ gibi seçkileri değerlendiriliyor ve zengin festival programında öne çıkan filmler vurgulanıyor. Bu sene !f İstanbul kapsamında Altyazı işbirliğiyle gösterilecek olan Ben Küba (Soy Cuba) ise derginin ‘İkinci El’ köşesinde geniş olarak inceleniyor. Mikhail Kalatozov’un 1694 yılında çektiği ve döneminin çok ötesinde bir estetiğe sahip olan, devrimci bir sinema dili arayışındaki Ben Küba, !f İstanbul esnasında, 19 Şubat Cuma günü saat 17.00’de Festival Merkezi: The Hall’da tüm sinemaseverlere açık olan bir tartışmayla Altyazı yazarlarınca masaya yatırılacak ve böylece Ben Küba incelemesi derginin sayfalarının dışına taşıp okuyucularla buluşacak.

Altyazı’nın artık gelenekselleşen ‘Yuvarlak Masa Tartışmaları’nın bu ayki konuğu ise James Cameron’ın son birkaç aydır tüm dünyada sinema gündemini meşgul eden filmi Avatar oluyor. Avatar, teknolojiyle ve sanal gerçeklikle olan ilişkisiyle, çok farklı okumalara imkân veren ideolojik boyutuyla ve içerdiği temsil biçimleriyle oldukça hararetli bir tartışmaya konu oluyor.

Tüm bu dosya konularının dışında, Altyazı’nın 92. sayısında yer alan diğer filmlerden bazıları ise şöyle: Kan Arzusu (Chan-wook Park), Sherlock Holmes (Guy Ritchie), Ada: Zombilerin Düğünü (Murat Emir Eren & Talip Ertürk), Aşk Dersi (Lone Scherfig), Cennetimden Bakarken (Peter Jackson), Yahşi Batı (Ömer Faruk Sorak), Aklı Havada (Jason Reitman), Başka Dilde Aşk (İlksen Başarır), Kırık Kucaklaşmalar (Pedro Almodóvar).

01 Şubat 2010 Pazartesi

Türkiye’nin İlk Online Sinema Dergisi Sinemalife şubat sayısı zengin içeriğiyle okurlarıyla buluştu. Sinemalife, 25 Şubat’ta vizyona girecek futbolun sadece futbol olmadığını gösteren Clint Eastwood’un yönettiği ‘Yenilmez’ filmini kapağına taşıdı. Mart ayında gösterime girecek tartışmalı film ‘Büşra’nın yönetmeni Alper Çağlar ile farklı kutupların aşkı ve toplumsal hoşgörüsüzlüğe karşı meydan okuyuşların ele alındığı keyifli bir söyleşi de yer alıyor. Bu önemli söyleşinin yanında dergide, ilgi çekici özel dosyalara da yer veriliyor. Türk Sineması’nda ironi olgusu ve dünya sinemasındaki suikast filmlerine girizgâh yapılıyor. Ayrıca Joe Johnston’a ve yaşayan bir efsane aktör Anthony Hopkins’e zoom yapılıyor. Şubat ayından itibaren meraklısına nostalji yolculuğu yaptıran ‘Ne Varsa Eskilerde’ ve animasyon severler içinde ‘Düş Perdesi’ başlıklı iki köşe okuyucuyla buluşuyor.

Guillermo Arriga’nın çarpışmaların çoğalttırdığı ve kısırlaştırdığı karakterlerin yer aldığı filmi Aşk Ateşi ‘Kırkikindi Yağmurları’nda yerini alırken, Masal Perdesi, To Be Continued, Kült Diye, Film Terapi köşeleri ile de sinemaya farklı bir pencereden bakacaksınız. Vizyondakiler, sanal kadraj, beyazperdeden haberler, pek yakında girecek filmlerin de yer aldığı şubat sayısında yeni çıkan DVD’lerden de haberdar olacaksınız. Ayrıca dergide gösterimdeki filmlerin eleştiri yorumlarını da bulabileceksiniz.

DVD ödüllü yarışma sayfasında okuyucuyu sürprizlerin beklediği http://www.sinemalife.com/ bir ‘tık’ uzağınızda olacak.

42. SİYAD Ödülleri dün gece Beşiktaş Kültür Merkezi’nde yapılan törenle sahiplerini buldu. Cem Yılmaz’ın sunduğu törene Türk sinemasının birbirinden değerli isimleri katıldı.

Gece boyunca 13 dalda ödül kazanan yapıtlar açıklanırken Onur Ödülleri, Tuncan Okan Emek Ödülü ve Ahmet Uluçay Umut Ödülü de sahiplerine verildi. 2009’da Türkiye sinemalarında gösterime giren yabancı filmler arasında yapılan seçimde ise Steve McQueen’in yönettiği “Açlık” En İyi Yabancı Film ödülünü kazandı.

42. SİYAD ÖDÜLLERİ

EN İYİ FİLM

HAYAT VAR (Yapımcı: Ömer ATAY)

EN İYİ YÖNETİM

Reha ERDEM (Hayat VAR)

CAHİDE SONKU EN İYİ KADIN OYUNCU PERFORMANSI

Binnur KAYA (Vavien)

EN İYİ ERKEK OYUNCU PERFORMANSI

Nadir SARIBACAK (Uzak İhtimal)

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU PERFORMANSI

Büşra PEKİN (Neşeli Hayat)

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU PERFORMANSI

Settar Tanrıöğen (Vavien)

MAHMUT TALİ ÖNGÖREN EN İYİ SENARYO

Engin GÜNAYDIN (Vavien)

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ

Florent HERRY (Hayat Var)

EN İYİ MÜZİK

Atilla ÖZDEMİROĞLU (Vavien)

EN İYİ KURGU

Reha ERDEM (Hayat Var)

EN İYİ SANAT YÖNETİMİ

Elif TAŞÇIOĞLU (Vavien)

EN İYİ BELGESEL

5 NO’LU CEZAEVİ (Yönetmen: Çayan DEMİREL)

EN İYİ KISA FİLM

CENNETTE DE ÖLÜM VAR (Yönetmen: Savaş BAYKAL)

AHMET ULUÇAY UMUT ÖDÜLÜ

Melih SELÇUK

ONUR ÖDÜLLERİ

Sezer SEZİN

Süleyman TURAN

Vedat TÜRKALİ

TUNCAN OKAN EMEK ÖDÜLÜ

Atilla DORSAY

EN İYİ YABANCI FİLM

AÇLIK-HUNGER (Yönetmen: Steve McQUEEN; İthalatçı: KUZEY FİLM)

19 Ocak 2010 Salı




Aptal Dünyasında, İdiot bir Kral!


Devir Amerikan sinemasında ezik salakların devri olmuşken ve özellikle Judd Apatow’un başını çektiği ekibin komedilerde bu karakterlere yoğunlaşmasına şahit oluyorken, hangi komediye baksak durum aynı… Fena halde aptal olan ama bunun farkında olmayıp, aksine kendisini özel insan zanneden ahmakların dünyalarını anlatan filmler pek bir gözde… Ardına ardına gelen örneklerle durumun yarattığı ironiye biraz da acıyarak verilen gülme tepkisi ise dünyanın her yerinde aynı olamıyor maalesef…

2009’u bir “Eastbound & Down” adlı komedi dizisi ve “Observe and Report” ile geçirerek yükselişe geçen Jody Hill’in yönettiği 2006 yapımı “The Foot Fist Way”, yavaş yavaş komedide yıldızı parlayan komedi oyuncusu Danny McBride’ın da çıkış filmi olarak göze çarpıyor. İkilinin ortak üretimi olan film MTV için çekilerek iki festivale katılıp bağımsızcıların erken keşfettiği örneklerden biri olarak anılıyor.

Tuhaf bir kadınla evli olan, salonunda öğrencilerini eğiten, kara kuşaklı eski şampiyon bir karateci Fred Simmons’un kendine ait salaklıklarla dolu dünyasına şahit olduğumuz 85 dakika boyunca gördüklerimiz bol bol “ne salak bir adam bu” sözleri ve şaşkınlıklarla geçiyor.

Başarılı yaratılmış ve aynı başarıyla oynanmış ana karakter filmin en büyük artısı. Fred’in dünyası da iyi yansıtılmış ama kenar süsleri olan yan karakterler neredeyse karikatürden ibaret. Özellikle bir eş var ki evlere şenlik. Fred’in deyimiyle patronuna muamele çeken, her an her erkekle yatabilecekmiş gibi görünen Suzie hakkında da, evlilikleri hakkında da bir şey öğrenemiyoruz. Fotokopi sahnesi başta olmak üzere birkaç sahnenin filmin en iyi anlarını yaratması da ayrı bir tezat teşkil ediyor bu anlarda. Karate salonunda Fred’in kendi kendine aşık olup, Suzie döndükten sonra da bana aşık olan birini sınıfımda istemem diye dışladığı kadın gibi birçok anda cabası…

Kuşak atlama müsabakaları sırasında gelmesi için peşine düşülen kamyon Chuck Wallace’la yaşananlar, sonunda dövüşmeleri de filmin doruk noktası olarak planlanmış belli ki… Ama kendini hala şampiyon zanneden bir aptalın içi boş dünyası iş perdeden anlatmaya geldiğinde aynı boşluğun göze çarpmasıyla, ağır ve ilerleyemez bir filme dönüşüyor. Eziklerin dünyasını izleyip gülmeyi sevenler dışında da kimselere hitap etmiyor…


08 Ocak 2010 Cuma



Dinle Homosapien Bu Senin Hikayen!

Şüphesiz 2009'un en özel yapımlarından biri olan Home bu sözlerle karşılıyor izleyicisini. Elbette enfes görüntüler ve müzikler eşliğinde.

Küresel ısınma ile birlikte hızla yaşlanan dünyamız hakkında belgeseller ardı ardına geliyorken, Home'u özel kılan her karesinin gökyüzünden, tepeden çekilmiş olması. Bu özel görüntüler eşliğinde öğreniyoruz ki, dünyanın yaşına göre insanlığın yaşı daha bebekleme evresinde. Ama bu bebek o kadar iştahlı ki, herşeyi tahrip ediyor ve kendi yaşam dengesini ısrarla bozmaya meyilli.

Yann Arthus-Bertrand'ın yönettiği yapımın özetle söylediği bundan önceki belgsellerin işaet ettiği ile aynı aslında; Kaynakları düzgün ve dengeli kullanamadığımız!

4 Milyar yaşındaki dünyanın, 200 bin yaşındaki insanoğlu tarafından nasıl hızla tahribata uğradığının anlatıldığı belgesel, hem durumu özetliyor hemde geleceğe dair çözüm önerilerini getiriyor. Gördüğü her yere kazık çakma uğraşındaki insanın petrola bağımlı hale gelmesi başta olmak üzere hesapsız kitapsız yaptığı işlere değinen "Yuva" hala geç değil umudunu da veriyor.

Daha önce Zeitgeist belgeselinin de değindiği gibi, doğadan işleyerek alınacak enerji yerine güneşten, dalgadan ve rüzgardan çıkarılacak enerjinin dünyaya yapacağı katkı ve birçok ayrıntı verilip, bu kaderi değiştirmek senin elinde mesajıyla son bulan belgeseli izlemekte fayda var.

Küresel ısınmayla birlikte sular yükseliyor, iklim değişiyor, canlı türleri yok olmanın eşiğinde ve hala sen herşey için enerji tüketiyorsun... İzle homosapien, bu kaderi değiştirmek senin elinde...

07 Ocak 2010 Perşembe


Türkiye’nin ilk online sinema dergisi Sinemalife yeni yılın ilk sayısında sayfalarına ünlü komedyen Cem Yılmaz’ı konuk etti. Yeni filmi Yahşi Batı üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirilen ünlü komedyen, filmiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu. Ünlü komedyenin dışında dergi bu sayısında vizyona giren filmlerde aldıkları rollerle seyirciyi selamlayan birbirinden renkli simaları da buluşturdu. Bu isimler arasında her zaman demokrat duruşu ve politik tavrıyla da öne çıkan Lale Mansur yer aldı. Ünlü aktrist ile son oynadığı ‘Başka Dilde Aşk’ filminden, sinema dünyasına ve siyasete uzanan bir söyleşiyi okuyabilmeniz mümkün. Bu sayıda ayrıca genç bir oyuncuyu ile söyleşi de var. “Gecenin Kanatları” filminde yardımcı erkek oyuncu rolünde karşımıza çıkan Ferit Kaya ile darbelerle hesaplaşmanın beyazperdeye yansıyan yönü irdeleniyor.


Bu üç önemli söyleşinin yanında dergide, Ocak sayısında, bir aidiyet hikâyesi olan ‘Keane’ filmi de mercek altına alınırken, Bollywood’un Hollywood sinemasına etkisi ve ‘Sinemada Kıyamet’ filmleri konu başlıklı iki önemli dosya da yer aldı. Kanlı, teknolojik ve epik yapımların usta ismi Peter Jackson’a zoom yapılırken, To be continued, Masal Perdesi, Kült Diye, Film Terapi köşeleri ile de sinemaya farklı bir pencereden bakacaksınız.

Vizyondakiler, beyazperdeden haberler, pek yakında girecek filmlerin de yer aldığı ocak sayısında, yeni çıkan DVD’lerden de haberdar olacaksınız. Ayrıca gösterimdeki filmlerin eleştiri yorumlarının da yer aldığı dergide, DVD ödüllü yarışma sayfasında okuyucuyu sürprizler bekliyor.


Aylık Sinema Dergisi Altyazı, 2010’un ilk sayısında Pedro Almodóvar’ın son filmi Kırık Kucaklaşmalar’ı (Los abrazos rotos) kapağına taşıyor. Usta yönetmen Almodóvar ile Penélope Cruz’u bir kez daha bir araya getiren Kırık Kucaklaşmalar, yine Almodóvar’a özgü melodramatik bir noir havasında ilerlerken, aynı zamanda sinemaya, film yapımına ve seyir deneyimine dair bir film olmayı da başarıyor ve ‘filmler dünyası’nın içerisinde anlamını buluyor.

Almodóvar’ın yanı sıra, Woody Allen ve Stephen Frears gibi iki usta ismin son işleri hakkındaki yazıları da derginin Ocak sayısında bulmak mümkün. Woody Allen’ın başrolü Seinfeld’in yaratıcısı Larry David’e verdiği Kim Kiminle Nerede? (Whatever Works), Allen’ın New Yorklu entelektüel kesim üzerinden geliştirdiği mizahına geri dönüşünü müjdeliyor. Stephen Frears’ın ihtişamlı bir aşk hikâyesi anlattığı Aşkım (Chéri) ise Fransız yazar Colette’in eserinden uyarlanan ve yüzyıl dönümü Paris’inde geçen bir dönem filmi.

Son dönemde adından sıkça söz ettiren üç film; Yahşi Batı, Soul Kitchen ve Vavien ise geniş söyleşilerle Altyazı’nın son sayısında yer alıyor. Fatih Akın bu kez komedi türünde bir filmle karşımıza çıktığı Soul Kitchen’ı ve Hamburg’la olan kişisel ilişkisini anlatırken, sinemamızda eşine az rastlanan bir kara mizah örneğiyle eleştirmenlerin beğenisini kazanan Vavien’in yönetmenleri Taylan Biraderler filmin dışına da taşan bir ‘sinefil muhabbeti’ yapıyorlar. Yahşi Batı’yla hiç şüphesiz sezonun en iddialı filmlerinden birine imza atan Cem Yılmaz ise, Woody Allen’dan Seinfeld’e mizahının ilham kaynaklarından bahsederken, A.R.O.G’u, Hokkabaz’ı da anıyor ve Altyazı için mini bir foto-roman hazırlamaktan de geri durmuyor.

Altyazı’nın 91. sayısında ayrıca, Kasım ayında kaybettiğimiz yönetmen Ahmet Uluçay’ın kısa filmleri de dahil olmak üzere tüm filmlerini masaya yatıran ve yönetmenin sinemamız içerisindeki önemine işaret eden bir analiz yazısı, Aralık ayında Diyarbakır’da birincisi gerçekleştirilen Kürt Sineması Konferansı hakkında hazırlanmış geniş bir değerlendirme, Kazım Öz’le Son Mevsim: Şavaklar adlı belgeseli hakkında yapılmış bir söyleşi, Hollandalı usta Paul Verhoeven’ın konuk olduğu ‘İzliyorum’ bölümü ve geçtiğimiz aylarda vizyona giren Avatar, Neşeli Hayat, Vavien ve Dönüşüm (Ne te retourne pas) filmleri hakkında yazılmış eleştiriler bulunuyor.






Mayalar 2012’de kıyametin kopacağını öngörüp, Roland Emmerich’de bu teoriyi resmedince çok tartışılır hale geldi “Kıyamet” olgusu… Haliyle henüz kopmadı ve neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Birde üzerine D@bbe 2’de kopan kıyamet eklenince merakımız da artar hale geldi. Dönüp bakalım neler izledik sinemada kıyamete odaklanan filmler neler… Ama önce kıyamet olgusuna sözlük anlamıyla birlikte bakalım…


Kıyamet: Ar. ®iy¥met


(kıya:met) 1. din b. Tek tanrılı dinlerin inanışına göre dünyanın sonu ve bütün ölülerin dirilerek mahşerde toplanacağı zaman, hesap günü, kıyamet günü, mahşer günü. 2. mec. Gürültülü karışıklık, gürültü patırtı: “Bağırma, çağırma, kıyamet, polisler Mustafa'yı çalyaka götürürler.” -P. Safa. 3. mec. Büyük felaket, afet.

Türk Dili Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğüne göre kıyametin tanımı bu iken, tanımlama dini kitaplarda da benzer ifadelerle yer alıyor. Tüm dini kitaplarda farklılıklarda olsa haber verilmiş işaretlerle geleceği fark edilen gün olarak kayıtlara geçmiş. Hal böyle olunca, korku sinemasının alt metinlerinde bolca kıyametin gelişine dair işaretleri içeren filme rastlamak mümkün oluyor. “Yedinci İşaret” filmini konuyu direk İncil referansıyla işlemesi sebebiyle örnek olarak vermek mümkün… Zaten insanoğlunun genlerinden gelen kabullenişe paralel olarak inancı da eklendiğinde kıyamet olgusu insanın üzerinde başlı başına bir gerilim faktörü… Bu faktöre korku da eklenince, korku sinemasının en sık kullanılan malzemelerinden biri olması da kaçınılmaz oluyor. Ama konumuz tek bir türe bakmak değil… Kıyametin tanımında hemfikirsek dönelim bu tanımlamanın sinemaya yansımasına…

H.G. Wells başta olmak üzere bilim kurgu yazınından köklerini alan kıyamet olgusu, genelde bu yazarların öngörüleriyle, sinemada iki şekliyle ele alınıyor… Ya kıyamet koptu kopacak, ya da kopmuş kıyametin sonrasındayız… Kıyamete sebep olanları ise iki başlığa ayırmak mümkün… Çevresel faktörlerle kopan kıyametler ve Dünya dışı faktörlerle kopan kıyametler. Değerlendirmeyi yazı sonuna bırakarak filmleri ve öngörülerini kısaca özetleyelim…

Kaynaklarını tüketen insanoğlu sonunda kendi sonunu hazırlıyor ve küresel ısınma başta olmak üzere bozulan denge “Su Dünyası”nda olduğu gibi dünyayı sudan ibaret bir yere çeviriyor. Kıyamet sonrasını konu alan film, insanların da su dolayısıyla evrim geçireceğini de öngörenlerden.

Küresel Isınma tartışmalarının tam ortasında karşımıza gelen “Yarından Sonra”, buzulları eritip dünyanın sular altında kalacağı öngörüsünden beslenenlerden. Adeta “Su Dünyası”nın nasıl oluşacağının habercisi olarak göze çarpıyor ve bir iklim uzmanı tüm bu felaketleri önleme savaşı veriyor...

Bir Pixar animasyonu olan Wall-e, dünyayı çöpe çevirmiş insanların uzay gemilerinde konser ve hayatlar sürdürmesini göstererek, teknolojiyle tanışan ve bolca kullanan insanın geleceğine dair umut vaat etmeyen örneklerden, “Children Of Men” ise umudunu hamile bir kadının doğurmasına arıyor. Kıyametin bizzat yaşandığı ana savaş kameramanlığı estetiğinde yaklaşan film, son bebeğin 19 yıl önce doğduğu dünyada isyanlar ve bölünmeler arasında doğacak bir bebekle kurtuluşu öngörenlerden. Bebek doğunca toplum da temizlenmeye başlayacak, yoksa bu gidişle kirlenmenin sonu insanlığın bitişi olacak mesajını veriyor… Benzer şekilde “Babil MS”de doğacak bebeğe odaklanan film olarak atmosferden çok aksiyona ağırlık veren yapısıyla perdede arzı endam edenlerden.

Apaçık şekilde koptu kopacak kıyameti işleyen “The Core” sebebi açıklanmayan felaketlerden sonra tespit edilen bir çekirdeğin nükleer patlamalarla yeniden dönmesi uğraşını işliyor. Çok ayrıntıya girmeden, bilimsel detaylarla dünya elden gidiyor kısacası…

Konuyla ilgili en tuhaf öngörü M. Night Shyamalan'dan gelmiş durumda. Hayli uçuk fanteziler bütünüyle insanlığı tehdit eden bitkiler oluyor ki, atmosferde etkilenip insanlığın sonunu hızlandırıyor. Daha tutarlı farklı öngörü sahiplerinden Jose Saramago ise bilinmeyen bir sebeple körleşen insanlara kıyameti yaşatıyor önce, bolca sosyal eleştiriden sonra, mesajını alanların gözlerini açıyor…

Önemli serilerden “Terminatör” ise artık efsaneleşen makine sebepli kıyamet öyküsünü öngörmüyor, izleyeni inandırıyor. 4 film boyunca bildiğimiz makinelerin sonunda dünyayı ele geçireceği ve büyük bir kıyamet gününün ensemizde olduğu… “Dünyalar Savaşı” da benzer kıyameti dünya dışı da olsa makinelerle yaşatanlardan. Uzaydan da gelse makineler insanları avlıyor sonuçta… Kim yaratırsa yaratsın makinelerin insanlığın sonunu getireceği öngörüsü de sıkça dillenmiş oluyor. Makineler demişken “Matrix”i anmadan geçmeyelim, makinelerle insan arasındaki savaşın daha derin boyutuyla işlendiğini alalım notlar arasına.

Oyun odaklı filmlerden “Resident Evil” serisi kıyameti virüsle getirenlerden. Üç film boyunca virüsle değişim geçiren zombileri avlayan Alice’le birlikte, izleyici önce kıyamete sonra da insanlığın sonuna karşı savaş veriyor. Yine oyun uyarlaması olan “Mutant Chronicles” kıyamet sonrasında dünyada bozulan dengeleri ve benzer savaşları işlerken, geleceği karanlık gösterenlerden. İş zombilere geldiğinde anmadan geçilmeyecek olan “28 Days Later”da konu yine virüs. Ama bu kez daha hareketli, zira koşan zombilere tanıklık etmekle birlikte, biliyoruz ki; bir parça kan hızla değişimi başlatıyor. Virüsten devam edelim. Son olarak “I am Legend” olarak karşımıza gelen üçüncü uyarlama da kıyametin ortasında sağ kalan bir adamın yalnızlığına odaklanıyor. Boş sokaklar ve insanlığını unutmamak için mankenlerle konuşan bir adam…

Yakın zamanda vizyonda konuk ettiğimiz animasyon “Terra”, insanın oksijeni tükettiği dünyadan sonra kendine gezegen aramasını işlerken, bulduğu uygun gezegeni uzaylılar gibi işgal edip yaşam alanına çevirmek isterken gösteriyor. Yine bir animasyon olan “Titan A.E”de de insanoğlu dünyasını kaybetmiş ama henüz arayış halinde…

Dünyayı insanoğlu kaynakları düzgün kullansa da yok edebilir… Uzaylılar her zaman bu konuda birincil tehdit. İnsanlığın sonunun kıyamet olduğu savından beslenen uzaylı işgali filmleri konusundaki en çarpıcı örnek, adeta ikisi bir arada formunda olan “Dünyanın Durduğu Gün”… Bir uzaylının, “bakın biz savaşmaya değil sizi uyarmaya geldik” diyerek insanlığın karanlık geleceğine ışık tuttuğu film onca çabaya rağmen derdini anlatamayan uzaylısıyla kalıyor. İnsanlıksa bu önemli meselede bir araya gelmeyi beceremeyen bir topluluk ne yazık ki… Uzaylı örneklerinden tarih itibariyle sonuncusu olan “Invasion” öncülleri gibi insan bedeninin dünya dışı varlıklarca ele geçirmesini işliyor. Çocuğunu koruma derdinde bir anne de bol bol soruyor; “nerde insanlık”… Bir istasyondan gelen sinyaller derken, koşuşturma içinde sürüp giden “The Arrival” uzaylıların aramızda olduğuna dikkat çekiyor… Uzaylıların bedeni ele geçirmeden de insanlarla oynayabildiğini konu edinen “Dark City” karanlık gelecek çizen örneklerin en şaşalısı belki de. İnsanlığını kaybetmekle, geçmişini kaybetmek aynı şeydir diyor. Yani kıyamet uzaylı eliyle de olsa, geçmişini kaybetmek…

Kıyamet sonrasında açılan filmlerin en meşhurlarından olan “Mad Max”, kaynak bitince dünyada başa sarar, sosyal yaşamda diyenlerden. Yine benzer öngörüye sahip yakın tarihli “Doomsday” biraz fazla aksiyon semalarında gezinip mesajını unutanlardan… Öngörüye kaynak eden romandan uyarlanan “Time Machine” ise her şeyin başladığı nokta. Yine başka bir romandan uyarlanan ve sinema tarihinin en şok eden finallerinden birini barındıran “Planet of The Apes” konusunu daha derinlemesine işliyor ve seri boyunca insanın aczini de getiriyor gündeme… Kıyamet sonrasında insan yaşamının ilkelleşmesini işleyen ama fazla sündürülmüş olmasıyla derli toplu mesaj veremeyen “Postman” bir kahraman çıkar ve umut olur diyerek aksini savunuyor…

Uzayda başlı başına bir tehdit oluşturuyor. Bir kuyruklu yıldız çarpsa kıyamet kopar diyor “Deep Impact”, “Armageddon” ekliyor göktaşı da çarparsa durum farklı olmaz.

Kıyamet habercisi olayların dini kitaplarda anlatıldığını belirtmiştik ama “Knowing”, kendi kıyametini kendi kehanetleriyle koparıyor. Son dönemde sayıları artan düzmece belgesel örneklerinden “Cloverfield”i de anmak lazım ama süprizini anlatmadan ne demeli, Bir patlama duyulursa insanlar panik halinde oradan oraya koşuşturursa sonumuz pek hayırlı olmaz. “The Mist”de olduğu gibi inanmakla kurtulur muyuz, başkalaşım geçiren yaratıklara mı yem oluruz cevabını vermek zor. Ama finaldeki süprizi açık etmeden nasıl denir bazen kurtulmak da kıyamet olabilir…

Domuz gribi içimizde kıyamet alameti gibi dolaşırda, sinema virüs tehdidini es geçer mi, geçmez elbette… Söz konusu virüs tehdidi olduğunda küçük çaplı kıyametlere neden olan insanoğludur “Outbreak”de olduğu gibi. Virüslü bölgeyi bombalayalım olsun bitsin, kalan sağlar bizimdir denilir… Benzer tehdit “Twelve Monkeys”de zaman makinesi katkısıyla işlenir, sonuç bambaşkadır elbette…

Tüm bu örnekleri toplayalım sonuç insanoğlu için hüsrandır… Ne şekilde gelirse gelsin belli ki kıyamet insanın yanı başındadır. Ne kadar çok alamet olursa olsun, kıyametle birlikte insanoğlu kendi sonunu hazırlayacaktır besbelli. Yaptıkları ve yapmadıklarıyla, olaylar karşısındaki soğukkanlılığıyla sinemada uzun süredir sürdürdüğü kıyametle olan savaşını hayatta kalmayı sağlayan şeylerle bertaraf edecektir. Geçmişine sahip çıkmak, kaynakları israf etmemek, doğanın dengesiyle oynanamamakla önleniyorsa kıyamet her şey ortadadır… Kıyamet, eni sonu tüm bu örneklerin ve senaryoların altında besbelli göründüğü üzere, toplumun bozulmasına kadar uzayan olaylar zincirinde fertten başlar…

İnsanın ölümü, Kıyamettir… Aldığımız her nefes ise; kıyamete karşı umudumuz…





İlk Gecede Hamile…


Geçen ay yeni sezonun tüm dizilerini kısaca değerlendirdikten sonra küçük paragraflara sıkışan özetlerimizi açalım ve ilk dizimizle tanışalım… “Accidentaly on Purpose” ilk bakışta, yeni sezon dizilerinden hemen ayrılan, çok kısa sürede sevilen komedilerden biri olarak ön plana çıkıyor. Daha önce değinmiştik; Yeni dizilerde ön plana çıkan iki şeyden biri yalnız yaşayan başarılı iş kadın karakterlerin artışı idi. AOP’de bu tanıma uyan dizilerden biri olarak konusunu kuruyor ve tüm ağırlığı kadın karakterin üzerine vererek, onun peşinde sürükleniyor.

“Dharma & Greg”le keşfedip sevdiğimiz Jenna Elfman’ın sevimliliği ve doğal mimikleriyle sürüklenen dizi, bir gazetede sinema eleştirmeni olan orta yaşlı bekar bir kadının yaşadıklarına odaklanıyor. Billie, gazetedeki patronuyla yaşadığı ilişkisinin hüsranıyla arkadaş grubuyla gittiği barda, güzelliğiyle radara yakalanıyor önce… Yaşça kendinden küçük, savruk ve dağınık Zack ile geçirdiği geceden sonra hayatı değişiyor. Hamile olduğunu öğrenmesiyle iki arada bir derede kalıyor ve bir yandan durumdan ve çocuğunun babasının yaşamdaki konumundan şikayetçi oluyor, bir yandan da hamile bir kadın olmakla yüzleşiyor. Bu hesapsız hamilelikle yüzleşmesine yardımcı olanlar ise kız kardeşi Abby ile işyerinden arkadaşı Olivia oluyor.

Tıknaz İrlandalı Olivia ile sakar saf kız kardeş Abby de dizinin renkli karakterlerinden. Komedinin tek bir karakterden çıkmaması ve her karaktere gayet doğal dağılmasında payları olacak şekilde kısa sürede tanıdığımız ve özümsediğimiz yan karakterlerin en iyisi ise Zack’in arkadaşı Davis oluyor. Her daim kafası dumanlı Davis hem boş gezegenin boş kalfası hem de son dönemde tüm komedilerde karşımıza çıkan pasaklı ve uçuk komedi unsuru yan karakter kontenjanının son halkası.

Henüz pilot bölümüyle tüm öyküsünü belirleyen, ikinci bölümünde de bu öyküye yaptığı doğru eklemelerle bir önceki bölümden aldığı detayı zekice taşıyan dizi sezon arasına girdiğimiz günlerde 12. Bölümüne gelmiş durumda. Kısa süresine rağmen bölüm içi tempolarında kusuru bulunmayan, doğru bir ritim yakalayan dizi, Elfman’ın önceki dizileri gibi sevilesi olma özelliğini devam ettiriyor…

Kalabalık bir yaratıcı grubu tarafından hazırlanan dizinin künyesine referansı büyük isimler bulunmuyor. “Cashmere Mafia” ve “The War at Home” dizilerinden bildiğimiz Claudia Lonow’un başını çektiği yazar grubu seyircisine daha ilk bölümlerden ne izleyeceği konusunda güven veren yolu seçmiş. Aynı doğrultuda öyküsünü sürdürerek çizgisini koruyor ve gayet sıradan görülebilecek ama oyuncuların enerjileriyle tırmanan eğlenceli anlar yaratıyor… Karakterlerini de bu doğrultuda kısa sürede tamamlayıp tanıtan dizinin başarılı olmasına etkenlerden en büyüğü de bu haliyle…

Dizilerle tanınıp sevilen ama nedense sinemada pek ses getiremeyen Jenna Elfman’a eşlik eden isimlerde sırıtmıyor. 2009 yılını beş filmle kapatarak yavaş yavaş yıldızı parlayan Jon Foster’ın Elfman’la uyumu gayet iyi. Başarısız ve savruk bir aşçı iken, hayatına giren kadın ve doğacak bebekle sorumlulukları günden güne artan şaşkın genç erkek rolünde hayli başarılı… İrlandalı iş arkadaşı rolünde izlediğimiz Ashley Jensen ise yıllardır başarısını gözlemlediğimiz karakter oyuncularından. En son “Ugly Betty” ile ekranlarımıza konuk ettiğimiz Jensen, bildiğimiz çizgisini sürdürüyor. Kız kardeş rolündeki Lennon Parham ise ilk ciddi rolünün altından kalkmışa benziyor. Elfman gibi vücut dili ve mimiklerine yüklenerek sevimliliğiyle dizinin güldürü öğelerinden biri. En çok ön plana çıkan ve şansı yaver giderse adını bundan sonra çok duyacağız gibi görünen ise Davis karakterine can veren Nicolas Wright. 2004’te yazıp yönettiği kısa filmi “Toutouffe” ile ödülü de bulunan çok yönlü oyuncu alıştığımız görüntüsünden uzak, pasaklı haliyle pek de tanıdık gelmiyor ilk bakışta. Ama Wright’in üçüncü dizisinde oynadığını üstelik ilk ikisinde başrolde olduğunu da belirtelim…

Lost, Flash Forward, Fringe gibi dizileri takip ederken bulmaca çözmenin yorgunluğu yaşayanlara ilaç olacak “Accidentaly on Purpose” seyircisine hoş vakit geçirtmek, rahatlatmak ve güldürmek üzere kumandanın diğer ucunda bekliyor…



Dizi Cephesinde Değişen Bir şey Yok


Malumunuz sonunda yeni sezona girdik ve yeni dizilerde sezonlarının ortasına geldi ve kendilerini belli etmeye başladı. Fırsattan istifade genel bir bakış atalım, neler var neler yok, kimin karnesi iyi kimin kötü bir görelim… Önce yayındaki dizilerin yeni sezonlarına bakarak elbette… Önden buyurun…

Dizi dünyasının en çok takip edilenleri bolca gürültü patırtı ve beklentiyle girdi yeni sezonlarına. Aynı ilgiyi devam ettirecek şekilde devam edeni de, yeter artık sıktı dedirteni de mevcut.

Bir doktorun etrafında dönen “House” yeni sezonunda da ilgi toplamaya devam ediyor. Genel yorumlar daha da iyi döndüğü ve canlandığı şeklinde. Fenomene dönüşen doktoru seyretmeye doymadığımız kesinken benzerlerinin yapıldıkça tutmaması da değerini arttırmaya devam etmekte.

İlk sezonunda “Lost”la karşılaştırılan “Heroes” ise hızla kan kaybetmeye devam ediyor. Dizinin uzun süredir sadece konuşmaktan ibaret olması hayli sıkıntı verici. Tek tek yetenekleriyle dünyayı yönetebilecek insanların köşelerine çekilip pısırık pısırık beklemeleri ve sürekli geçmişle gelecek arasında dokunan mekiklerle artık kabak tadını çoktan vermiş durumda. Sözde panayırda toplanması düşünülen karakterlerin peşinden nereye gidilirse gidilsin, hala en beğenilen karakterlerinin hakkında bir karara varılmamış olması dizinin çok hesapsız kitapsız olduğunun kanıtlarından biri olarak göze çarpıyor. Belli ki dizi haftayı kurtarmak üzere yazılıyor. Zira ilk sezonun sonrasında şaşırtıcı hiçbir şey göremedik…

En sevilen katilimiz “Dexter”da ise işler çok olumlu. Yazarlarının çoktan oturttuğu karakterlerle her şey akıcı ve finale doğru gittiği çok belirgin… Bu da dizinin başarısının en önemli sebeplerinden… Bugüne dek yakalanmayan bir katile hayranlıkla geçen sezon yine başarılı, birde bebeğin getirdiği problemler dizinin sevimli yanlarından.

En çok ön plana çıkan “Gossip Girl”de ise işler tıkırında. Kahramanlarımızın üniversiteye başlamalarıyla yaşadıkları değişimlerle bildiğimiz tat aynen devam. Kökleri kitaba dayanınca kolay kolay yıkılmıyor nasıl olsa. Gençlerin takip ettiği diğer dizilerde de durum aynı diyelim kısaca geçelim kalanları.

Geçen sezonun yıldızı olan dizilerde de düşüş yok neyse ki… “Lie to Me”, “The Mentalist” ve “Merlin” ikinci sezonlarında teklemeden gidenlerden. “Fringe”, yeni sezonunda sanki yaratıcılarının histerilerinin kurbanı gibi. Bir görüntü ya da etki uğruna yaratılan mantıksız sahneler biraz rahatsız edici. “Sanctuary” ise besbelli düşüşte ve uzatmaları oynuyor. Artık altıncı sezonuna giren “Nip/Tuck”, yeniden aile olmak üzerine bir şeyler söyleme derdinde. O da ana karakterlerini çok sağlam oturtanlardan. Dolayısıyla da yıkılması zor… İkinci sezonunu yaşayan en talihsiz dizi ise iyi bir fikirle doğan ama bunu kötü kullanan “Dollhouse”. İkinci sezonun finalini bile göremeyecek bu gidişle. En özgün dizilerden biri olan “Californication” da aynı tadı koruyarak daha uzun yıllar süreceğinin ipuçlarını veriyor.

Gelelim Tazelere…

“Dharma & Greg”den bu yana hepimizin sevgilisi olan Jenna Elfman’ın yeni komedisi “Accidentaly on Purpose” şimdiden sevilenlerden oldu bile. Orta yaşlı bekar bir sinema eleştirmeninin, savruk ve sorumsuz bir adamla yaşadıkları, iyi yaratılmış yan karakterlerle destekleniyor ve takibi kolay bir durum komedisi çıkıyor ortaya. Elfman’ın enerjisi de diziyi kurtarıyor zaten…

Sezonun en özgün işi yine HBO’dan… Bir yazarın tuhaf maceralarını izlemek hiç bu kadar keyifli olmamıştı demek ve övmek de mümkün. Yılın en özgün dizisi demek daha iyi. “Bored to Death” kesinlikle uzun sürmesi gereken ve kendi kitlesini memnun eden dizilerden olarak kalacak. Zaten kanalın desteği de arkasında.

Sezonun ilginç komedilerinden “Community” ise en çok sinema göndermeleriyle ön plana çıkıyor. Çıkış konusu iyi olsa da yarattığı karakterleri ve atmosferiyle bildik bir görüntü çiziyor ve pek de uzun soluklu gibi görünmüyor. İlk bölümden itibaren her şeyin çok belirgin olması da dizinin dezavantajlarından biri… Belli ki aynı şeyin etrafında dönecek ve ileri gitmeyecek.

Orta yaşlı dul bir kadının banliyöde yaşadıklarını anlatan yeni Courtney Cox dizisi “Cougar Town” ise oyuncunun gözünün içine bakıyor. Onun hırsı ya da hevesi ile geleceği belli olacak dizi, ergen oğlu olan orta yaşlı dul bir kadının buna rağmen cinselliği yaşama, gecikmiş isteklerinin, heveslerinin peşinden koşma ve genç erkeklerle olma maceralarının çevresinde dönüyor. Çok da iddialı olmasa da sessiz sakin ilerleyecek gibi.

Sezonun direk sinemadan uyarlanmış dizisi “Eastwick” ise erken havlu atanlardan. Meşhur “Kasabanın Cadıları” filminden uyarlanan “Desperate Hosewives”ın cadılı versiyonu diyebileceğimiz dizi beklenen reytingleri alamayarak sezon finalini göremeden sona erdi. İyi mi oldu, yazık mı oldu derseniz… İyi oldu…

Sezonun en şaşalı işi ise “Lost”un hayatlarımıza soktuğu “flash forward”dan doğan dizi. Keza adı da aynı… “Flash/Forward” dünyadaki herkesin gözlerinin kararıp geleceği gördüğü 2 dakika 17 saniyeye odaklanan evrensel bir terörden bahseden ve bunu önlemeye çalışan bir birimin çevresinde gelişen olaylar zinciri olarak ön plana çıkıyor. Ama daha baştan kötü bir pilot bölüm yapmış durumda. Daha çok ayrıntılandırılabilecek bir malzemeyi bir saate mahkum eden ilk bölümden akılda kalan tek şey final anı. Sonrasında tempo yükselmeye başladıysa da sürekli inançtan bahsetmeye başlayan, geleceği değiştirmek temasına sıkı sıkıya yapışan bir kötü gidişe adım atıyor. Oysa konsept başarılı. Tabii oyunculukların kötü olduğunu da eklemekte de fayda var. Kısacası yarattığı heyecana rağmen tatmin etmeyen dizilerden…

“Nip/Tuck”ın yaratıcısı Ryan Murphy’den bir özgün iş daha… Bir kolejin gönüllülükler üzerinden yürüyen müzik kulübü hakkında renkli karakterleriyle müzikseverlerin çoktan baş tacı ettiği “Glee” şimdiden sonraki sezonlarını garanti etmekle kalmadı, ilk soundtrack’inin başarılı satış rakamıyla da ilgi odağı olduğunu gösterdi.

Geçen sezon yeniden çevrilen “90210”nun başarısıyla karşımıza gelen “Melrose Place” ise ilk bölümünde yakaladığı enerjinin sonunu getiremeyenlerden. Yayıncı kanalında mutsuz olduğu dizinin sonu yakın gibi. En son çare olarak kadroda yapılan değişiklikler dizinin geleceğini çizecek. Ama durum pek de iç açıcı gözükmüyor.

Sezonun komedi adına en önemli çıkışı hiç kuşkusuz birbiriyle bağlantılı üç aileyi anlatan komedi “Modern Family”. Çocuklu bir dilberle evli baba ile iki çocuğunun maceraları. Çocuk dediysek onlarda alem… Evlat edindiği bebekleri ve partneriyle yaşayan bir gay ile kocası ve üç çocuğuyla yaşayan kızıyla babalarının her bir araya gelişleri ayrı olay, ayrı komedi. Birde yeni dönem mockumentary, yarı belgesel atmosferi üzerine ekleyince ortaya tadından yenmez bir aile komedisi çıkıyor ki, yeni sezonun komedi kategorisinde en iyi işi demek hiç de abartı olmaz.

Bir filmle başlayan sonrasında bölünerek çoğalan temasıyla “Stargate” de sonunda birleşip gelenlerden. Bilimkurgu sevenlerin elindeki yegane dizi olarak görünen “Stargate Universe” hayranlarını mesut edenlerden. Ama kıyısından köşesinden takip edenlerdenseniz değişiklik yok, aynı tas aynı hamam…

Sezonun en şaşaalı dizisi “The Vampire Diaries”de köklerini kitaptan alanlardan. Hem uyarlama olmasının avantajını, hem de Alacakaranlık’la gelen gündemin avantajını kullanan dizi izlenme rakamlarına bakılırsa herkesi memnun eden düzeyde. Ancak bolca işlenen kolejde vampir konusunu şu ana kadar çeşitlendirmeyi ya da özgünleştirmeyi de başarabilmiş değil. Beklentilerin biraz uzağında kalan dizi yine de Alacakaranlık serisini sevenlerin baş tacı…

Christian Slater’lı kadrosuyla dikkat çeken “The Forgotten” aslında bildik konusuna rağmen bir duyguyu yaşattığı ve umut dağıttığı için beklenmedik şekilde izlenenlerden. Kim oldukları bilinmeyen bir yerlerde bulunan cesetlerin kim olduğunu arayan bir gönüllü ekibin arayışları, yakınlarını kaybetmiş insanları ekran başına kitliyor her şeyden önce. Birde Amerikan izleyicisinin bayıldığı CSI tarzı araştırmalar devreye girince ortaya çıkan şey pek formüle olduğu. Biraz “Cold Case” biraz “CSI” derken bölüm sonu geliyor…

Dizi dünyasının minik unutulmazlarından “Malcom in The Middle” tarzındaki yeni aile komedisi “The Middle”da bekleneni veremeyenlerden. Bu dizinin başarısızlığımı yoksa öncüllerinin başarısı mı orası tartışılır. Ama pilot bölümün her şeyi çok iyi özetlediği kesin. Süpermen olmaya çalışan bir annenin komik maceraları…

Avukatlık dizilerine yeni soluk getirdiği söylenen ve beklenenin üzerinde beğenilen, çok başarılı bulunan “The Good Wife”, özellikle oyuncu kadrosu ve başarılı pilot bölümüyle ön plana çıkmış durumda. İlerleyen günlerde sezonu tamamlayacağı konusunda pek şüphe uyandırmıyor.

Hastane dizilerinin pek bir revaçta olması bazen ardı ardına gelince pek de işe yaramıyor. Bu durumdan muzdarip olan iki yeni dizi “Three Rivers” ve “Mercy” arasındaki rekabet tamamen hangisinin önce yayından kaldırılacağına kitlenmiş gibi görünüyor. Yine hastane dizisi sayılabilecek dizilerden “Trauma” çoktan tartışılmaya başlandı bile. Bol aksiyonlu dizinin acil yardım ekibini oluşturan kahramanları geceleri uyuyamıyorlar tıpkı yapımcıları gibi. Sezonun ilk yarısında pek rağbet görmeyen dizisi son birkaç bölümdür iyi izlenme payı alınca en azından sezonu tamamlasın görüşü hakim ama bir ayağı çukurda gibi.

Yine polisiye, yine yüksek izlenme payları ama bildik konu ve atmosferden oluşan “NCIS: Los Angeles” bildiğimiz tutan diziyi evirip çevirip önümüze koyan yapımcı kurnazlığı. Yedi sezondur devam eden “Navy NCIS”in şehir şubesi, tıpkı Kanıt Peşinde serisi gibi. Sevenlerini mutlu edecek ama sevmeyenlerinin umrunda olmayacak yapımlardan.

Biraz geç başlayan ama başlar başlamaz sevilen dizilerden “White Collar”da tanıdık oyuncuların avantajından faydalanmaya çalışan bir polisiye. Şöhretli bir dolandırıcının yakalandıktan sonra ayağındaki kelepçe ile suçla savaşma mücadelesi. Kendisini yakalayan dedektifle kurduğu dostlukla, tuhaf yardımcısıyla çizilen başarılı ana karakterin peşinde ilerleyen dizinin önü şimdilik açık ama tekrara düşmesi muhtemel…

Son diziye geçmeden önce birkaç yapımdan daha bahsetmeli… Sezonun başlamasıyla biten dizisi “TBL: The Beautiful Life” sadece iki bölüm yayınlanabilen, moda dünyasını anlatmaya çalışan bir yapım olarak kalakaldı. İyi oyuncu kadrosuna, bolca güzel kızla yakışıklı erkekle dolu olmasına ve modellerin dünyasına odaklanmasına rağmen daha ilk bölümden kaybetmiş dizilerden oldu. Yine sezonun umut vadeden komedisi “Hank”de sezonun en kötü komedi dizisi adaylarından biri olarak sezon finalini göremeyenlerden.

Ve gelelim son diziye… Uzaylıların biz dostuz deyip bizi kandırdığı, gizli gizli aramızda yaşarken örgütlenip düşman olduğu, bu sayede de kimselere güvenip bu uzaylılar sandığınız gibi dostluk için gelmedi savaşmalıyız diyemediğimiz “V: Visitors” uzun bekleyişin ardından yeni sezonun en geç başlayan ve en fazla gürültü koparan dizisi oldu. TRT-2 zamanlarından hatırlanacak olay dizilerden olan “Ziyaretçiler” eskisine kıyasla teknoloji soslu görünse de ciddi ciddi ne varsa eskilerde varmış dedirtiyor izleyene. Temelleri sağlam konu ne de olsa. Al istediğin kadar işle, uzat… Yayınlandığı zaman diliminde altın çağını yaşayan TRT’nin en gözde yapımı olan ziyaretçilerin hamsi yer gibi kuyruğundan tutup fare yemesi unutulmazlardan. O döneme yetişemeyen bilim kurgu sevenlerin çoktan favorisi arasına giren dizi, belki de nostaljinin etkisiyle orjinalinin tadını vermiyor…

Kara Şimşek, Evimiz Hollywood’da, Melrose Place derken eski klasikler yavaş yavaş dönüyor. Bu yeniden çevrimlerin başarısı diğer klasiklere de kapı açıyor. Çarli’nin Melekleri’nin de bu zincire yeni halka olacağı dillerde dolaşmakta. Bir çırpıda incelediğimiz dizilere bakıldığında görünen de aynı hemen hemen… Sezonun özgünlük ve yaratıcılık konusunda hayli kısır olması yetişin klasikler naralarına neden oluyor. Bağımlılık yaratacak yeni bir Lost arayanlar mecburen Ocak ayında başlayacak dizileri bekleyecekler. Unutmadan sezon arası verildiğini de eklemeli.

Tüm dizilere minik bir kuşbakışı atarsak; ilk görünen, genelde tutmuş dizilerin benzerlerinin geldiği ve yapımcıların pek de risk alamadığı… Polisiyeler ve kanıt peşinde tarzı, her sezon çoğalıyor zaten. Yeni dizilerden çıkan ortak özellikler ise, giderek eşcinsel karakterlerin çoğalması, orta yaşlı kadınlara dayalı dizilerde artış ve eskinin kalabalık karakterli dizilerinin yerinde yellerin esmesi. Bir de yeni dizilerin çoğunun filmlere gönderme yapmasını eklemeli. Sezonun ikinci yarısında her şeyin netleşeceğini beklemekten başka çare yok gibi…

Hareketli zamanlar içinse Ocak ortasını beklemek gerekiyor. 24, Chuck, Caprica ve elbette Lost başta olmak üzere birçok dizi de aralarına katılınca bakalım bu rekabetten kim galip çıkacak ama; kısır bir sezon yaşadığımız kesin…





Objelerle dolu bir depo ve yan etkileri


Dizi dünyasının konu zenginliğinde en özel ilgiyi bekleyenler genelde fantastik bilim kurgulardır. İnanılmaz olana inanmak için bekleyen izleyici bir kere inanmaya başlarsa işler kolaylaşır iki taraf içinde. Dünyalar, paralel evrenler, zaman yolculuklar ve insanlığın sonu derken bilim kurgu kanalı da boş durmaz, yeni öyküler yaratır. Özellikle de büyük dizilerin tatil dönemlerinde. Ara sezonun en sevimli dizisi “Warehouse 13” böyle doğanlardan.

Geçtiğimiz ay 13. Bölümüyle ilk sezonunu tamamlayan, ikinci sezonu için henüz bir açıklama gelmeyen “Warehouse 13” temelinde tutmuş dizilerin basit formüllerini barındırıyor ve buna biraz komedi ekliyor. Bilim kurgu meraklılarına tamda hedef kanalında seslenmesi bir yana bir de üstüne tutmuş yapımlardan besleniyor ki, yabancılık çekmeden hemen benimseyip izlemeye başlayın. Tanıdık ve sempatik yüzlerden oluşan oyuncu kadrosu da cabası…

2 bölümlük pilotla izleyicisine kendine tanıtan “Warehouse 13” daha ilk bölümden hem gizemini hem de eğlencesini verirken, karakterlerini ve adeta sezon boyunca neler izleyeceğimizin özetini vererek başlıyor. İnsanlık tarihinin çığır açan muhteşem buluşlarının, çılgın deneylerinin sonucu olan objeler ve onları toplayıp nötrleştirmekle görevli bir birim. Elbette birimin topladıklarını biriktirdiği bir depo… Diziye adını veren deponun da başlı başına bir eğlencelik yer olduğunu belirtmeli…

Bir parça X-Files gizeminin yer aldığı dizinin ana beslenme kaynağı ise ülkemiz kanallarında da gösterilen ve çok beğenilen “The Lost Room”… Sadece 3 bölümden oluşan bu mini serinin bir odaya hapsolmuş çocuğunu kurtarmaya çalışan bir adamın hikayesi diye özetlenemeyecek yapımın en dikkat çekici noktası farklı özelliklere sahip objeleriydi elbette. 3 Bölümde bittiğinde bunca malzeme varken uzatabilirlermiş cümlesi de herkesin dilince olunca, bu dilek onun kadar ciddi olmasa da biraz daha eğlenceli halde gerçekleşmiş oluyor.

Pilot bölümde hemen ana karakterlerle karşılaşıyoruz. Elbette birime katılmadan önceki halleriyle… Kısa süre içinde birime dahil olan karakterlerimiz de tipik ikililerden. Sorumluluk sahibi, duygusal kadınımız Myka ile sezgileri güçlü büyümemiş oyuncu erkeğimiz Pete birlikte dengeyi sağlayan takım oluyorlar. Onları yöneten ise bilgili ama sırlarla dolu panik atak depo sorumlusu Artie… Önündeki bilgisayardan araştırmalar yaparak mevcut objeleri tespit ederek Myka ve Pete’i göreve yollayan Artie’ye yardım eden takımın ev sahibesi Leena’nın da aura’ları okuma becerisi mevcut.

Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde bulunan depodan ve içindeki objelerden daha tuhaf olan ise birimin başındaki Mrs. Frederic… Sessiz sedasız ortada bitiveren Mrs. Frederic az konuşan ama öze konuşan karakterlerden.

Dizinin ilerleyen bölümlerindeyse ekibe bir vaka da yardım edildikten sonra Claudia katılıyor. Yaşından büyük işler başaran genç bilim adamı etiketiyle Artie’ye yardım eden ama bu yardımlar sırasında bolca da ortalığı karıştıran kişi oluyor. Özellikle sezonun ikinci yarısı bolca sahne aldığını hatırlatalım.

Sezonun ilk yarısı boyunca objelerin kötü etkilerinin ortaya çıkmasından sonra olay yerine gidip hem hayatları kurtaran hem de aksiyon sunan dizi, ikinci yarısında ise tamamen farklı bir yola sapıyor. Adeta hızlandırılmış bir finale gider gibi eski ajandan kötü adam yaratıp her şeyi sabote ettirmeye kalkıyor. Son bölümlerinde ciddileşen dizi hayli beklenmedik bir finalle de şaşırtıyor…

Dizinin yaratıcısı ise bir ikili… 1994’ten bu yana dizilerin yazar kadrolarında bulunan Jane Espenson ilk 15 yılın sonunda kendi yarattığı dünyayı yazıyor. Yaratıcı ekibin diğer üyesi ise D. Brent Mote. Oyuncu kadrosunun en göze çarpan ismi Artie rolüne hayat veren oyuncu Saul Rubinek. 1976’dan bu yana oyunculuk yapan Rubinek adı bilinmeyen ama siması tanınan karakter oyuncularından. Ekibi oluşturanlarda tanınmış simalardan oluşuyor. Eddie McClintock ve Joanne Kelly…

Yan etkileri daha çok da kötü etkileri olan objelerle dolu bir depo, ansızın ortaya çıkan siyah bir kadının yöneticiliğinde bilgi ama panik atak bir depo dahisi ile dedektif mantık ile sezgiden oluşan dengeli ekiple tanışmak isterseniz “Warehouse 13” sizleri bekliyor… Özellikle de bilimkurgu meraklılarını…





Mutluluk Doktoru Hizmetinizde


Sonunda beklenen ay geldi ve dizi mevsimi başladı… Bu mevsimin yeni ve iddialı dizileri getirmesinin yanı sıra özlenen dizilerin yeni sezonuna start vermesinin ardından dizi izleyicisi de rahat bir nefes almış oldu. Zira dizi tutkunları için geçen zor zamanlar nihayete erdi bile. Fringe, Gossip Girl ve Supernatural’ın yeni sezon premiere’leriyle hareketlenen Tv dünyasına gelecek yaz devam etmesi söz konusu olan hayli haşarı bir dizi de eklendi. Kablolu kanallardan birinde yayınlanan bu arsız dizi yaz boyu alternatif arayanları memnun eden, dönemi için keşke bitmeseydi denebilecek türden işlerden biri.

Malum daha önce bu sayfalarda yaz döneminin bir anlamda deneme tahtası olduğunu belirtmiştim. Dönem içerisinde daha iddiasız, ya tutarsa dizilerinin geldiğini, kısır sezonda çok az dizinin devam şansı yakalayabildiğini de söylemiştim. Yaz dönemini zaferle kapatan dizilerden biri hiç kuşkusuz “Hung” oldu. Bir jigolonun maceraları diye özetlenebilecek dizi ilk sezon macerasını şimdilik 10 bölümde başarılı bir şekilde kapattı.

Romantik komedi filmlerinin kalıplarını kırarak yetişkin filmlerine daha özgür baktığı, bolca argo ve cinsellik kullanılan döneme denk gelen dizi tam da zamanında karşımıza çıkıyor aslında. Yetişkinlerin de cinsel hayatlarının olduğu vurgusu yapan birçok filmin arasında ekranlara gelen dizi, bir lisede öğretmenlik ve basketbol takımının koçluğunu yapan Ray Drecker’ın hayatına odaklanıyor. Lisede takımının yıldızıyken sakatlık ile tüm gelecek hayallerinden kopan bu andan sonra da bir kaybedene dönüşen Ray’in hayatı Amigo kızların lideri olan lise aşkı Jessica ile boşanmaları ile büsbütün kötü durumda. Lise çağındaki ikizlerinin de velayeti annelerinde olunca Ray’i bekleyen yalnızlık ve kaybetmişlik hissi oluyor.

Tüm bu kaybetmişlik havasında Ray’in elindeki tek iyi şeyi anlaması ve bunu kullanması dizimizin konusunu oluşturuyor. Koca bir evliliğin muhasebesi yapılırken “eşinin tek işe yarayan şey aletinin uzunluğuydu” cümlesi ile tetiklenen durum Ray’e yeni bir çıkış kapısı da açmış oluyor. Amerika’da hayli yaygın olan “nasıl milyoner olunur” konulu girişimcilik programlarından birine dahil olan Ray, burada tanıştığı Tanya ile yaşadığı geceden sonra daha da fazla düşünüyor bu alet uzunluğu meselesini… Birde programda elinizdeki farklı malzemeyi paraya çevirin düsturu düşünüldüğünde her şey daha komik bir hal alıyor. Bu arada programın yöneticisinin ileriki bölümlerde ne hallere düştüğü de ayrı bir komedi…

Gelelim Tanya’ya… Üretkenlik sıkıntısı çeken şair kızımız da kaybedenler kulübünden… Onun da program vasıtasıyla aklına gelen tek şey şiirli kurabiyeler… Annesinin gölgesinde kalmış olan Tanya bir şirkette çalışan ve fark edilmeyen karakterlerden. Ama Ray’le yaşadığı gecede cinsel deneyiminin olağanüstü olarak tanımlanması gerekmesiyle her şey değişiyor ve talih dönüyor. Evinin yanmasıyla bahçesinde çadırda kalmak zorunda olan Ray’in para kazanma mecburiyeti iyice had safhaya çıkınca Tanya ile kaçınılmaz olan ortaklık başlıyor. “Mutluluk Doktoru” adı ile gazetelere verilen ilanlarla fısıltılarla kulaktan kulağa duyurma girişimleriyle Ray Jigololuğa, Tanya’da Pezevenkliğe adım atıyor…

Asıl konu da burada başlıyor zaten… Her şeyden habersiz tecrübesiz iki sıradan insan bunu bile eline yüzüne bulaştırabilecek potansiyellerini ıskalamıyor… İkizlerine hiç olmazsa harçlık vermek isteyen, evini onarma derdindeki Ray ile teorideki fikirlerini pratiğe dökemeyen Tanya’nın başlarına gelenler hayli ironik haller içermeye başlıyor. Bu ahlaksız ve komik iş ortaklığı ilerleyen bölümlerde de yeni karakterler ve sorunlar getirince ortaya parlak bir dizi çıkıyor.

“The Riches” adlı dizi ile adını duyuran Dimitry Lipkin’in yaratıcılığında sağlam bir ekiple kotarılan dizi 27 dakikalık 10 bölümle ilk sezonunu iyi bir noktada bitirenlerden. Mutluluk telalarlı ikiye çıkmak üzere iken, işi büyütmek ve daha fazla para kazanmak üzereyken sezon finali yapan dizi yaratıcısı dışında gücünü oyuncu kadrosundan alıyor. Ray rolüyle karşımıza gelen sinemadan tanıdık bir isim: Thomas Jane… “Mist” ve “Mutant Chronicles” ile yakınlarda sinemalarımızda konuk ettiğimiz oyuncu ilk dizisinde hayli başarılı… Sinemanın güzel sarışınlarından Anne Heche ve tam tiplemesine uyan Jane Adams’da ekibin başarısının mimarları…

Tanya ve Ray ikilisine Lenore’un katılmasıyla iyice hareketlenen, Jemma karakterinin katılmasıyla tuhaflaşan dizi yetişkin izleyicilerce keyifle izlenmeyi bekliyor… Ciddi dramlar ve aksiyon dizilerinin arasında nefes almak isteyenlere duyurulur…




Uyarıcılarla zinde kalan bir Azize


Lost, Dexter başta olmak üzere büyük dizilerin yeni sezonlarını bekleme aşamasında yapılan tek şey ara dizileri takip etmektir, ana yemek öncesi gelen ara sıcakları tatmak gibi. Büyük isimlerin dahil olmadığı projelerde bu dönemde izleyiciye sunulur ve tutarsa devamı gelir. Daha önce de belirttiğimiz bu durumun bolca sanıcısı da mevcuttur. Dizinin ömrünün garantisi yoktur. En az sürede ve bölümde kendini sevdirmek ve izleyiciye aşina olmak zorunda kalan yapımlar özellikle yaz döneminde her bölümde zorlu bir sınavdan geçer. Bu durumu neredeyse hiç yaşamayan ve daha ilk bölümden geleceğini garanti altına alan tek bir örnek mevcut şu sıralar… Nurse Jackie!

Malumunuz Amerikan izleyicisi Hastane dizileri zaten sever, en uzun soluklu dizilerden biri olan “ER” başta olmak üzere birçok hastane dizisine yeni bir halka ekleniyor. Üstelik bu kez merkezde doktor değil bir hemşire mevcut. Diğer ağırlık karakterlerinde daha çok personel olması, iki doktor dışında pek de ortalıkta doktorun görünmediği bir hemşire dizisi Nurse Jackie, adından da anlaşılacağı gibi. Doktorların ağır çalışma şartları altında hem hayat kurtarmalarını hem de sosyal ilişkilerini mercek altına alan onca diziden sonra, genelde uyarıcı haplarla zinde kalmaya çalışan, sırlarla dolu yarı düzenbaz bir kadının merkezinde öyküsünü anlatan bir dizi… Üstelik tüm bunları yarım saatlik kısa bir süre içinde yapıyor. Dram dizilerinin alıştığımız 45 dakikalık süresi yerine daha çok sitcom süresi olan yarım saate traji komik olaylar zinciriyle öyküsünü anlatan dizi siz bu satırları okuduğunuz sırada sezon finalini de görmüş olan ender yapımlardan.

Dizinin yaratıcısı olan ekibin elbette daha önce imza attığı işler var ama onlarda yazarlık kadrosunda pişmişler demek daha doğru. Liz Brixius, Evan Dunsky ve Linda Wallem’in yarattığı Azizler hastanesi koridorlarında çok fazla yıldız da dolaşmıyor. Mütevazi bir kadro ile samimi ve sıcak bir ortam yakalanmış oluyor. “Oz” ile radarlarımıza giren 6 sezon boyunca Soprano ailesinin Carmelo’su olarak izlediğimiz Edie Falco dizinin yıldızı… Mafya patroniçeliğinden hemşireliğe geçiş ise muhteşem. Fizik olarak değişmenin de verdiği avantajla yepyeni bir imajla izleyicinin karşısına çıkan Falco diziyi tek başına sırtlayıp götürüyor. Uzun soluklu olacağı belli olan dizinin ilerleyen dönemde ödüllenmesi muhtemel oyuncusu konumu da pek uzak değil. Ona eşlik eden kadro ise karakter oyuncularından oluşmuş durumda. Hiçbiri yıldız olmasa da tanınmış simalar olması bakımından başarılı bir casta imza atıldığı da onaylanmış oluyor.

Gelelim dizinin konusuna… Hemşiremiz Jackie, hastanenin bütün yükünü çeken ve bu yükle boğuşurken ağrı kesicilerle ayakta durmaya çalışan birçok kusuru ve sırrı olan bir karakter. Bar işleten bir kocası ve iki kızı ile yaşadığı evlilik hayatının bir tarafını oluştururken, hastanenin eczacısı ile yaşadığı ilişki rahat ilaç alabilme avantajı diğer kısmını oluşturuyor. Hastaneye girerken çıkardığı yüzüğü ile iki farklı dünya yaşıyor. Henüz ilk bölümde yanına verilen aklı evvel yeni hemşire Zoey pembe pijama takımı ile etrafta dolaşıp saflığıyla komik anlar yaratırken, eşcinsel Mo-mo ise Jackie’nin sırdaşı görevini üstleniyor. Dizinin iki doktorundan vurdumduymaz burjuva Elanor da Jackie’nin yemek molası arkadaşlarından. Özellikle Doktor hemşire tezatlığını göstermek açısından yaratılmış bir karakter… Diğer doktor ise sorunlar yaratan bir genç Coop… Jackie’nin evliliğinin merkezinde ise henüz ilkokul sıralarında depresyon yaşayan, panik ataklar geçiren kızı yatıyor. İki ayrı yaşam, sırlar yalanlar ve düzenbazlıklar üzerine bir de hastaları iyileştirme stresi eklenince Jackie çareyi ağrı kesicilerle zinde kalmakta buluyor. Hastanede ölen hastalardan gözüne kestirdiklerini organ bağışçısı yapan, fakir insanlara ilaçlarını vererek yardım eden hastaneyi idare eden Jackie Zoey’e durumu şu sözlerle ifade ediyor aslında. “Doktorlar tedavi etmez. Onlar sadece teşhisi koyar, tedaviyi biz yaparız” Zoey ise Jackie’ye karşı tüm saflığıyla “sen Azize’sin” diyor. Tüm kusurlarına rağmen çaktırmasan da öylesin der gibi…

Pilot bölümü 1.35 milyon izleyici tarafından izlenerek rekor kıran ve bu sayede henüz ikinci bölümü sonrasında ikinci sezonu garantileyen Nurse Jackie, kamera arkasında da önemli bir destek görüyor. Özellikle önemli dizilerle adını duyurmuş yönetmenlerin yanı sıra ünlü aktör Steve Buscemi de kamera arkasına geçenlerden.

Showtime adlı kanalında Haziran’da yayınlanan pilot bölümüyle kanal tarihinin en çok izlenen pilot bölümü rekorunu kıran “Nurse Jackie” uzun soluklu hastane dramalarına eklenen son örnek olacağa benziyor…



Tedy İyi Niyet Turunda


Yavaş yavaş kış sezonu yaklaşırken, büyük dizilerin fragmanları ve duyuruları kanallarda dönmeye başlarken yapılacak tek şey izleyiciye yeni örnekler sunmaktır elbette. Tutarsa kışa devam edip sezonunu tamamlayabilme ihtimaliyle bir bir yeni diziler başlar. Senaryoları öyle Lost, Prison Break gibi karmaşık olmayan, daha sade senaryo ile atmosferini ön plana çıkaran diziler denk düşer bu döneme genelde. Tüm bu şartlar altında karşımıza gelen bir dizi var “The Philanthropist”.

Bizdeki karşılığı Hayırsever olan dizinin bu geçiş döneminde en çabuk fark edilen ve parlayan dizi olmasının altında ise son dönemin rüzgarını arkasına alması yatıyor. Formülü iyi hesaplanmış dizi Amerikan izleyicisinin kahraman izleme alışkanlığına iyi karşılık veriyor her şeyden önce. Üstüne birde son Bond filmiyle iyiden iyiye kural olan çok uluslu aksiyon formülünü de işletiyor. Birde ana karakterinin hayli karizmatik olmasının yanına kendini yardıma adamış olmasını ekleyin dizimiz hazır…

Klasik entrikalarla dolu bulmaca çözme dizilerinin aksine daha insani bir konuyu işleyen dizinin ilk bölümü hayli sempatik bir başlangıç yapıyor. Hem aksiyon, hem hayır işleme hem de birinci ağızdan hayli eğlenceli bir anlatımla. Barmen kadına asılan, onu elde etmek için atıp tutan adam görünümündeki Teddy Rist ile tanışıyoruz ilk karede… Ben şirket CEO’suyum diyor, yetmiyor Nijerya’da yaşadıklarını anlatmaya başlıyor…

Maidstone & Rist adlı çok büyük bir şirketin CEO’su, dünyanın en zengin yüz kişisinden biri olan Tedy Rist on yaşındaki oğlunun ölümü ve karısıyla sorunları ile boğuşurken iş gezisi sebebiyle gittiği Nijerya’da başına gelen olay sonrası bir değişim geçirip, yenileniyor… Yardıma muhtaç herkese yetişmeye çalışan Rist, soluğu tekrar Nijerya’da alıp işini tamamlamaya çalışırken güzel yanıtlarda alıyor. “Ben zenginim ve size yardım etmeye geldim” cümlelerine yanıt olarak “Siz zenginler ancak ellerinize pislik bulaştığında buralar gelip vicdanınızı rahatlatır sonra evinize dönüp arkadaşlarınıza hayatınızın ne kadar anlamlı olduğunu anlatırsınız” Nijerya’daki aşı sorununu ölüm kalım pahasına aşan ve bu uğurda bol parasından da harcayan Rist, kendi ağzından anlattığı hikayesine başarılı bir ilk bölümle bizi de ortak ediyor.

İkinci bölümde bu kez anlatıcımız Philip Maidstone. Hem de şirket yönetim kurulu toplantısında Teddy’i savunma halinde… Tedy ise Ordu’nun yönetime el koyduğu Birminya’da yine sorun çözme peşinde. Küçük bir kızın hayatının kurtulma mücadelesine paralel bir de ev hapsinde tutulan devrik lider söz konusu. Üçüncü bölümse Fransa’da geçiyor. Dağılan Sovyetler Birliği ülkelerinden kaçak olarak getirilen kadınların zorla pazarlanmasının önüne geçme mücadelesi anlatılırken, bu kez anlatıcımız yine Tedy ama dinleyen barmen değil, Fransa Başbakanı. Dizinin daha dördüncü bölümünde Nijerya’da geçen bir bölüme daha imza atması da doğru strateji… Kanalla yapılan anlaşma gereği 8 bölümden oluşacak dizinin devamı gelip gelmeyeceği resmi açıklamayla duyurulmasa da devam edeceğine kesin gözüyle bakılmakta. Tedy iyi niyet gezilerini Kosova, Kashmir, San Diego ve Tahiti ile tamamlayacak…

Gelelim dizinin künyesine… Alışık olunduğu üzere tek bir yaratıcısı olmayan dizinin üç kişilik beyin takımının en önemli ismi “Oz” ile rüştünü ispat etmiş olan Tom Fontana. Ona eşlik eden isimlerse Jim Juvonen ve Charlie Corwin. Tedy’yi canlandıran oyuncu James Purefoy ilk kez tek başına bir dizinin sorumluluğunu alıyor. İlk başrolünde başarılı görünen oyuncuyu “Rome” dizisinde “Marc Antony” karakterinde izlemiştik. Gelelim Maidstone cephesine… “Law & Order”ın Dedektif Ed Green’i olarak tanıdığımız Jesse L. Martin, Tedy’nin iş ortağı Philip Maidstone rolündeyken, eşi Olivia rolünde ise “Scream” serisinin yıldızı Neve Campbell dizinin ağır topu boşluğunu dolduruyor. Tüm kadrosu tanınmış simalardan oluşan dizi bu sayede yabancılık çekmeden kendini izletmeyi başarıyor.

Yazı yazıldığı sırada 4 bölümü yayınlanmış olan “The Philanthropist” unutulmuş değerleri hatırlatma, paylaşma ve kalkınma düsturuyla Amerikan izleyicisini tavlamış görünüyor. En büyük izleyici kitlesini oluşturan İnternet ortamında da kulak kulağa yayılmış ve öne fırlamış görünen dizi anlaşılan kış sezonunda da devam edecek… Bu da demek oluyor ki, daha uzunca bir süre Tedy iyi niyet gezilerine devam edecek…



Beynin fermuarı açılıyor


Kanalların tatil dönemine girmesiyle, kalburüstü tüm dizilerin sezon finallerini yapması, bazı dizilerin de bitmesi ne izleyeceğiz şimdi sorusunu da beraberinde getirdi. Bol yeni dizili kış sezonu sonrası çok fazla dizinin başlamadığı ara sezonda genel mantık ya tutarsa dizileri olur genellikle. Seyircinin test edildiği diziler birer birer başlar, ilgiye göre kış sezonunda da devam edebilir ama çoğunlukla kanalların stratejisi küçük ölçekli dizilerin izleyiciyi yeni sezona kadar oyalaması ve büyük dizilerine paslaması olur. Mental de bu düşünceyle karşımıza çıkanlardan.

Yeniden tek kahramanlı dizilere doğru gidiyoruz. Baskın bir karakter ve onun yanındakiler şeklindeki diziler daha fazla rağbet görüyorken, yüksek maliyetlerden ağzı yanan kanalların da işine gelen bir durum oluyor bu. Özellikle son dönemin en önemli sayılan dizileri de hep aynı kalıbı taşıyor. House, The Mentalist ve Lie To Me ilk akla gelen örnekler ki, yapısal olarak da birbirlerine benziyorlar, Mental’de hepsine…

İşinde iyi, yarı kaçık ve risk almaktan kaçınmamasıyla ön plana çıkan karakterler serisine bir yenisi ekleniyor. Jack Gallagher yeni doktorumuz. Bir hastanenin psikiyatri bölümünün başına bisikletle gelip, hastanedeki karmaşaya kimseyle tanışmadan son veren, bunu yaparken soyunmaktan da kaçınmayan biri olarak daha dizinin ilk anlarında kendini fark ettiren doktor, Avrupa’yı gezmiş benzer dizilerdeki gibi farklı kültürlerden etkileşimler almış biri olarak resmediliyor.

Dizinin yaratıcısı Televizyon dünyasının yirmi yıldır içinde olan bir ikili, Dany Levine ve Deborah Joy LeVine. İkilinin iz bırakmış dizisi olmasa da, bir dönem bizde gösterilmiş olan superman dizisi “Louis & Clark”dan hatırlamak mümkün. Genellikle sadece bir sezon süren ve başarısız olan dizilere imza atmış olan ikili bu kez daha basit bir formülü benimsiyor. Zaten tutmuş olan dizilerin önemli taraflarından yarattığı karışımla seyirciyi tavlamaya çalışıyor.

Başroldeki isimse Prison Break dizisinin Üçüncü sezonundan hatırlayacağımız bir isim. Dizinin yeniden hapishanelerde geçen sezonunda izleyicinin tanıştığı ve tüm sezona damgasını vuran James Whistler olarak tanıdığımız Chris Vance yakaladığı çıkışı kendi dizisiyle süslemiş oluyor böylece. Kadronun geri kalanında da tanıdık yüzler görmek mümkün. 4400’ün Diana Skouris’i Jacqueline McKenzie bu kez daha gençleşmiş ve hafiflemiş gibi.

Jack Gallagher’ın şaşırtıcı yöntemleri ve risk almasıyla şekillenen dizide, tuhaf psikolojik bozukluklarla izlenir hale geliyor. Doktor Galagher’ın etrafında şekillen 4 doktor mevcut. Onun gelmesiyle görevinde istifa etmeyi düşünen Veronica ile birbirlerine takılan ikili Arturo ve Chloe. Üst yönetimde de Nora mevcut ki, Jack sürekli onu delirtmekle meşgul. Dizinin ekip içi kötü adamı rolünü ise Carl üstleniyor.

Yazı yazıldığı sıralarda üç bölümü yayınlanmış olan dizi şimdilik henüz yeni bir şey vermemiş durumda. Tek kozu ilerleyen bölümlerde konu edilecek olan Jack’in geçmişi ki bunun tohumunu da ilk bölümün sonunda gelen sessiz telefonla atıyor. Şimdilik pek iyi bir başlangıç yapamayan birkaç diziden potpori görünümünde duran Mental, daha çok psikoloji meraklılarını ekrana çağırıyor, geri kalanlar izleyecek başka bir şeyi yoksa bir deneyebilir…



Nostaljik soslarla günümüz gençliği…


Star, henüz Magic Box Star 1 iken, yeni kurulduğu dönemde peşi sıra birçok dizi ile tanıştırmıştı bizleri. Her türden popüler Amerikan dizileri beyazcamdan geçerken içlerinden bir tanesi dönemin gençliğine hitap ediyordu… Yeni yeni gördüğümüz her şeyle birebir örtüştürmeye başladığımız yeni alışkanlıklar yada ritüeller kazanmak için dizi takip ettiğimiz dönemin yıldızı idi “Beverly Hills 90210”… Ama bizim için adı “Evimiz Hollywood’da” idi.

İki kardeş Brendan ve Brenda’nın taşınmaları sonrası geldikleri bu yeni çevreye uyumu, yeni tanışmaları üzerinden ilerleyen dizi geniş bir arkadaş topluluğunun bir mekanda sürekli toplanmalarıyla biten gün sonlarıyla, iki kardeşle özdeşleşme fırsatı vererek bağlıyordu ekrana genç izleyicilerini. “Peach Pitt” adlı mekanda bir araya gelişler, sohbetler gördüğümüzde yeni bir şeydi, ki henüz bizde yeni yeni bu tip mekanlar varken, mekan sahibi ile tanışıklık kurmak, mevcut mekanı kendilemek, arkadaşlarla birlikte takılmak için seçmek akıllara gelen ve uygulanır halde de değildi. Cumartesi günlerinin olmazsa olmazıydı. Yakın zamanda başka bir kanalda da tekrarlanan dizi, 1992’de yayına başlamış, tam 10 sezon sürmüş bir klasik. 4 Ekim 1990’da başlayan “Beverly Hills, 90210” tam 292 bölüm sonra 17 Mayıs 2000’de finalini yaparak ekranlara veda etti. Büyük çıkış yaptığı ilk sezonların aksine, özellikle beşinci sezondan sonra başlayan düşüşünü giderek klasik bir “soap opera” gibi kimin eli kimin cebinde ilişkilerin anlatılmaya başlamasıyla biraz sönük finalle tamamlamıştı. Son sezonlarda en çok takip edilen isimler gitmiş, yerine yeni yıldız adayları da gelmişti. 1990’lı yıllarda gençliğini yaşayan herkes için dizinin yeri hala farklı…

Gelelim 2007 yılına… 2007 yılının en çok ilgi çeken dizilerinden biri roman uyarlaması olmuştu. Zengin mahallesindeki sokaklarda o dünyaya ait olmayan iki kardeşin öyküsüne dayanan “Gossip Girl” temel benzerliklerinin dışında, hayli uzak bir mecrada gibi görünüyorsa da, dizinin köklerinin “90210”a dek gittiğini görmek mümkün. “Gossip Girl” kopardığı fırtına eski bir dostun yeniden ekranlara dönmesini sağladı. “90210” yeni karakterleriyle yeniden doğdu ve döndü…

Zengin semtinde ve okulunda oraya ait olmayan saf çocuklar öyküsü temelli bu yeniden çevrim, yeni okul müdürü ve çocuklarının dönüşüyle açılıyor. Beverly Hills genci müdür, kızı Annie, evlatlık siyahi oğul Dixon’un şehre dönüşü, daha ilk bölümden ait olmadıkları dünyayla tanışmaları ile başlıyor. Kızımız tanıdık bir delikanlı ile karşılaşınca, babası da eski aşkını görünce pilot bölümün sonu geliyor. Elbette yeni trend de başarılı olan dizi pilot bölümün açtığı yoldan, öyküsünü kurup ilerliyor.

Hızlı tempo da, çok anlaşılır ve basit bir anlatımla eldeki iki gençlik dizisinden biri olunca haliyle izleniyor ve keyif veriyor. Ama “Gossip Girl” sonrası ilk versiyonu bilmeyen dönem gençliği için ne kadar izlenebilir bir hal yaratır bilmek zor. Zira GG’ye göre daha basit bir dünya, daha küçük karakterler mevcut. Hem müzikleriyle hem de modayı kullanma stiliyle öne çıkan bir diziye nazaran yavan gelebileceği açık. Ama işin ardında ilk versiyonun tutkunları için bir nostalji söz konusu. Muhtemelen çocuklarına diziyi anlatıp, birlikte ekran başına geçen anne babalar da mevcut olabilir.

Yeni nesil gençliğinin bu yeni versiyona verdiği tepki de şimdilik olumlu. Birinci sezonunu 24. bölümle devam ettirmesi de bunun göstergesi, dizinin ikinci sezonu da göreceği şimdilik gelen bilgiler arasında. “90210: The Next Generation” adını taşıyan dizi, eski jenerasyonundan da karakterleri konuk oyuncu olarak kullanan, nostalji duygusunu da destekleyerek iki kuşağa birden sesleniyor… Brendan, Brenda ve arkadaşları belki çoluk çocuğa karıştı ama Annie ve Dixon yeni muhitlerinde yaşadıkları maceralarına sizi çağırmaya devam ediyor…




Uzakdoğu’dan Arabesk


Yüz filmi aşan kariyeri boyunca kendine has stili ile hem dövüşen hem de eğlendiren Jackie Chan, bu kez ülkesinde sosyal sorunlar içinde… Üstelik yanında da o toprakların usta yönetmenlerinden biriyle… Kariyeri boyunca sayısız ödül alan Tung-Shing Yee, özellikle 90’lı yılların ortalarında yükselen kariyerini “Endless Love” ile doruğa çıkarmış ve devamını getirmişti. Hong Kong sinemasının en fazla gişe geliri elde eden filmlerinin yönetmeni olarak uluslar arası alanda Derek Yee adıyla tanınan yönetmenle Chan’in işbirliği bu kez hayırlı bir iş, sorunlara parmak basma filmi…

Yönetmenin filmle ilgili görüşlerinin takip edince ortaya çıkan sonuç da kendi ifadesiyle “bir fikrin filizlenmesinden filmin tamamlanmasına kadar muhtemelen en çok zamanımı alan film” şeklinde… Ama bu araştırma sürecinden çok etkilendiğini ve hikayeyi sürekli geliştirdiğini belirtiyor Yee ve hikayesinin ortaya çıkışını heyecanla şöyle anlatıyor;

“Japonya’daki Çinli göçmenlerin hikayesine ilk defa 1997 ya da 1998 yılında bölgesel bir haber dergisini okuduğumda rastladım. Çin diasporasının göç ettikleri yerde kendi küçük topluluklarını oluşturmaları fikri yeni bir şey değildi ama diğer topluluklardan daha farklıydı. Japonya kökleri bir araya getirmek için her zaman zorlu bir yerdi. Çünkü göçmenleri kesinlikle kabul etmiyorlardı. Japonya’da türeyen bu topluluklar çok az biliniyorlardı çünkü kaçaktılar ve çoğunlukla yer altında kalıyorlardı ve ben de bu topluluklar içerisindeki Çinli yaşam bakış açısını göstermek istedim. Elbette ki bu gerçek bir öykü değil, araştırmalarım sonucunda ortaya çıkan bir uyarlama.”

Meşhur kalabalık nüfusuyla bildiğimiz Çin’lilerin ekmek parası ve geçim sağlama derdiyle kaçak yollardan Japonya’ya göç etmesiyle başlayan olayları konu alan “Kanlı Hesaplaşma” hem bir yaraya parmak basıyor, hem de insan doğasının ne olursa olsun değişmediğini işlemeye çalışıyor alt metinde. Bildiğimiz özelliklerinden arınmış bir Jackie Chan portresiyle de kahramanını da yaratmış oluyor.

Sevgilisini aramak üzere Japonya’ya giden sıradan bir adamın, kendini bulduğu dünyada her şeye sahip çıkmasını anlatan “Kanlı Hesaplaşma”, tüm sokakların gruplarca paylaşıldığı mafyanın soluğunu her bölgede hissettirdiği bir finalle kapatıyor gözlerini. Tabii baş kahramanını da unutmayarak. Bir parça klasik olarak, sevdiği kadının bir yakuzanın eşi olduğunu görmesi, o eşin hayatını kurtarıp birlikte iş yapmasıyla olaylar sonuna Çinli göçmen grubun bir bölgenin kontrolünü eline almasına kadar gidiyor. Önce yükseliş gerçekleşmeli elbette. Sıradan soygunlar, küçük işler derken grupça planlı programlı para kazanmaya dönüşen işler artık ezilen olmaktan çıkarıyor bir odaya zor sığan göçmenleri… Dürüst bir traktör tamircisi olan Steelhead’in öyküsü önce liderlik, bir yandan da ölümden kurtardığı dedektifle şekilleniyor…

Parayı ve gücü bulduğu anda Çinli göçmenlerin yaşadıkları değişimlerse filmin her şeyin ötesindeki mesajı… Dile kolay insan her istediğine ulaştığında dönüşmeye başlıyor. İlk ataları gibi birleşerek ayakta kalan, örgütleşen insanlar zamanla doğaları gereği bozuluyor…

Her şey iyi güzelde, o topraklarda büyük beğeni toplayan iyi gişe yaparak yılın en iyileri listesinin gediklisi olan “Kanlı Hesaplaşma” bizim topraklarda biraz farklı tınlıyor. Arabesk filmleri furyasına tam zamanında şahit olmuş izleyici için çok klişe duruyor. Ne de olsa Arabeskçilerin filmlerinde sürekli bir gurbet ve gurbette ezilme söz konusu olur. O ezilme de eninde sonunda otoriteye karşı zaferle sonuçlanır. O olmazsa, sevdiklerini emanet eden kahramanımız gurbete gider, dönüşünde bir bakar her şey ve herkes bozulmuş. Değer yargılarından kopmuş. Size bıraktığım her şeyi yozlaştırmışsınız naraları altına, yetti artık deyip masaya yumruğunu vurur ve çözümü üretir. Seteelhead’in Japonya’da Çin göçmenleriyle yaşadıkları da aynen böyle… Sonunda bölgeyi ele geçirdiklerinde her şeyin kontrolünü dağıtıp, traktör satmaya başlıyor kendince. Ama başıboş bıraktığı grubun yozlaştığını, kardeşim dediği adamın uyuşturucu satıcı olmakla kalmayıp vampire benzediğini gördüğünde de kan beynine sıçrıyor tıpkı arabesk filmlerinde olduğu gibi. Jackie Chan’i çıkarıp yerinde Emrah’ı, Orhan Gencebay’ı ya da Ferdi Tayfur’u koysanız sırıtmayacak derecede benzeş durumlar söz konusu. Zaten o furya devam etseydi hemen uyarlamasının çekileceği konusunda da pek şüphe yok. Özellikle küçük Emrah’ın erginlik adımlarında büyükşehirde özünü kaybetme mücadelelerine çok benzeyen film yönetmeninden dinlediğinizde ustalık kokarken, filme dair yargınızda bu dönemi bilip bilmediğinizle şekillenecek. Jackie Chan hayranlarının klasik portresini göremeyeceği film, her şeye rağmen fazla da aksiyona başvurmuyor sadece finalinde ortalığı kızıştırıyor… Filmin öz cümlesi ise yönetmenin alıntısından ve bu alıntıya yaptığı eklemeden geçiyor…

Yönetmen Yee, önce sözü Faulkner’e veriyor… “İnsanın sadece var olacağına inanmıyorum. Üstün de gelecektir.” Sonra kendisi alıp filmin ana mesajını veriyor teknolojinin en çok geliştiği yerden; “Filmden kazandığım en kuvvetli gerçeklik 3 bin yıl içinde ne kadar teknolojik ilerleme kaydedersek kaydedelim davranışlarımız doğal olarak aynı kalmış.”



Raimi’den Köklere Dönüş


Genç kuşağın “Örümcek Adam”ın yönetmeni, Uzakdoğu korkularının Amerikan çevrimlerinin prodüktörü olarak bildiği Sam Raimi nihayet köklerinde… Dile kolay 1981’de yarattığı “The Evil Dead” ile bizim kuşağın sevgi ve saygısını kazanan Raimi’nin 1999’da Kevin Costner’lı “For Love of the Game” ile başlayan yakın dönem işleri pek de iç açıcı değildi. Bildiğimiz Raimi’yi Örümcek Adam’a kaptırmış, keşke ilk dönemindeki işlerinden örnekler verse diye hülyalara dalmıştık. Malum olduğu üzere Raimi, Evil Dead serisinden sonra western, kara film gibi türlerde de denemeler yapmışsa da pek tad vermemişti. Hele Örümcek Adam sonrası kendini prodüktörlüğe fazla kaptırdı. “Garez”le başlayan altı filmlik korku filminde de pek tatmin etmedi, ilk dönemini özleyenleri… Raimi kardeşlerin ilk taslağını 10 yıl önce kaleme aldıkları lanet projesi nihayet pelikülde… Filmi izlemeden, kulağa gelen eleştirilerle bile sevindirici bir haber oldu bu… İzledikten sonra da aynı sevinci yaratan bir “Kara Büyü” var karşımızda neyse ki…

“Lanet fikrini ikimiz de daima sevmişizdir. Sıradan bir insanın lanete uğraması ve olağanüstü koşullar altında kalması halinde başına neler geleceği üzerinde düşünmeyi severiz” diyor Ivan Raimi… 10 yıl önce yazdıkları “The Curse” (Lanet) adını taşıyan senaryo taslakları hakkında.

Filmini, “Baş kahramanı gerçekten iyi bir kız olan basit ve sade bir ahlaki öykü…” sözleriyle tanımlayan Sam Raimi, “Los Angeles’ta ayakta kalmaya çalışan bir kızdır. Gerçekten çok sevdiği bir erkek arkadaşı vardır. Onun gönlünü kazanmak için kötü bir şey yapar. Kararını günaha batmak yönünde verir. Christine’in verdiği bu karar, adeta kartopu gibi hızla büyür ve sonunda kefaretini ödemek zorunda kaldığı bir günah olarak geri döner.”

Ivan Raimi de şunları ekliyor: “Christine karakterini ahlaki açıdan karmaşık yaptık. O herkes gibi işinde ilerlemeye çalışan bir kızdır. Hepimizde var olan davranış biçimlerine sahip normal bir insandır. Siyah ve beyazın keskinliği yerine gri tonlarıyla donatılmış gibidir. Christine karakterini ilginç yapan bence bu özelliğidir. Suçuna karşı orantısız ceza aldığı koşullar altında kalır. Uğradığı lanetle nasıl başa çıkacağını görmenin heyecan verici olduğunu düşünüyorum.”

Jenerik öncesinde kara büyü ile filmini açan Raimi, hiç hız kesmeden Christine’i tanıtarak girişiyor öyküsünü anlatmaya. Film boyunca her şey çok net, kullandığı numaralar da, tanımlamalar da, yaratılan karakterler de öyküde temsil ettikleri neyse onun netliğinde, görüntüsünde. Bir bankada görevli olan, terfi almak için canla başla çalışan sıradan ana karakterimizin hayatı vermek zorunda olduğu bir zor kararla değişiyor. Göründüğü anda kim ve ne olduğunu tahmin ettiğimiz çirkin ve sevimsiz yaşlı kadın Bayan Ganush çıkageliyor. Yalvar yakar evimden atma beni sözlerine, müdüre sorulan sorunun yanıtı yetki sende. Ucunda terfi olan kararın sonu ise kadını evden atmak… Sonrası ise lanet…

Lanetlendiğini öğrenen Christine ile birlikte film de ahlaki sorgulamalarına başlıyor. Ana karakterini seyircisiyle yakın tutan Raimi de gerilimi elinde tutmuş oluyor… E temeller sağlam atılınca başlıyor o bildiğimiz oyunbazlığına. Sinekler, iğrenç kusmalar başta olmak üzere bildik numaralarını da bir bir çekmeye başlıyor Raimi.

Laneti üzerinden atmak için daha fazla yanlış karar vermek zorunda kalan Christine’in hali, kötülüğün ve yanlış kararların cezasız kalmayacağı düsturu da bolca işleniyor. Üstelik bu kararları alırken kahramanımız yalnız da değil, izleyici de bu kararlara sürekli katılıyor ve onlarda kendini sınıyor sürekli. İlk gördüğümüz anda masum görünen genç kadının finale ilerledikçe yaşadığı değişim de haliyle filmin özü. Bunu destekleyen en önemli şey ise Christine ile özdeşleşen seyircinin de bu kararlara ortak olması, aynı lanete uğraması. Bayan Ganush’un lanetlediği, hayatını cehenneme çevirdiği sadece Christine değil, seyirci de bu duruma ortak oluyor. Bu özdeşleşme dolayısıyla aynı kararları verdiğiniz için lanet sizinde peşinizden geliyor. Finalde de açıkça bunu hak ettiğinizi anlamanız olası…

Tüm olay örgüsünün ana karakterin her sahnede görüneceği şekilde kurgulandığı film, sürekli onun bakışını kullanıyor. Alt öykülerinde panik ve çaresizliği desteklemesiyle tüm duyguların izleyiciye geçmesinin sağlandığı filmle ilgili Raimi durumu şöyle özetliyor:

“Christine karakterinin girdiği karanlık yollarda izleyicinin ona verdiği desteğin film boyunca giderek çoğalacağını hissediyorum. Christine’nin başına gelen kötü durumdan kurtulabilmek için her aşamada daha karanlık tercihler yaptığını görürüz. Aslında bu noktada izleyicinin ondan soğuması tehlikesi vardır. Ancak benim hedefim, filmin sonuna kadar yaptığı zor tercihler sırasında izleyicinin Christine’nin yanında kalmasını sağlamak oldu.”

Uzun zamandır bekleyen taslakta yatan Lanet nihayet seyirciye dokunuyor ve Raimi köklerine dönüyor… Size düşen ise Christine’e bu yolculukta eşlik etmek hepsi bu…




Kardeşleri kullan, babayı sev, evi yak…


Günümüz korku filmlerinin geldiği noktada, ilk andan yapacağı birkaç seçim var. Ya direk konuya girecek ve nefes nefese bırakana kadar peşinden sürükleyecek, ya da yavaş yavaş gidip saat gibi işleyecek finale doğru tüm işlediklerini kullanarak gerecek… Direk konuya girme tercihinin uzun vahşet sahneleriyle süslenmesi gerektiğini, kedi fare oyunu şeklinde geçerse sıkmadan finale yürüdüğünü dipnot olarak ekleyip geçelim. Yavaş yavaş konusunu işleme tercihinin en büyük dezavantajı tempo sorunu olarak ön plana çıkıyor. Her ne kadar kağıt üzerinde nefes kesen roman gibi okunsa da, ne kadar büyük bir finaliniz olursa olsun sıkıcı bir tempoya sahip bir film seyircisini zorlayabiliyor ve kaldırıyor koltuğundan. Çoğu zaman hüsranla sonuçlandığını eklemeli. Bir de üzerine onca bekleyişe değmeyen bir finaliniz varsa vay halinize, halimize… “Orphan” bu dezavantajların hepsinin üstesinden kolayca gelmiş bir film olarak ilgiyi hak ediyor öncelikle…

Doğmamış çocuklarının yasını tutan bir çiftin, özellikle de anne Kate’in bu acıyla baş edebilmek için evlatlık çocuk almak istemesiyle başlayan olaylar zincirine şahit oluyoruz. Hali vakti yerinde aile, güzel bir ev, güzel arabalar ile orta sınıfın üstü ailenin mutluluk tablosunda yarattığı kaos ile kaybedilen bebeğin yerini doldurma çabası biraz zorlu kararla da olsa geliyor. Gidilen yerde baba John’un sınıfta tek başına resim çizip şarkı söyleyen meleği keşfetmesi de uzun sürmüyor haliyle. Kate’de, Esther’e ısınınca ailenin mutlu zamanlarına geri dönülebilir artık. Aynen öyle de oluyor. Senaryo da finale doğru bir araya getireceği malzemeleri bir bir kullanmaya başlıyor. Kardeşlerini kullanan Esther’in onları tehdit ederek yakaladığı otoriteyle, her şeyden habersiz Kate ve John mutlu aile tablosundan mest olmaya devam ediyorlar bu sırada…

Alex Mace’in fikrinden yola çıkarak, David Johnson’un yazdığı senaryo filme o derece hakim ki, dakikalar geçtikçe serpiştirdiği ayrıntıları gerilime eklemek üzere ustalıkla kullanıyor. Her öğenin ve ayrıntının finale hizmet ettiği filmin uzun süresine rağmen boş geçen anı da olmuyor bu yüzden. 74 doğumlu genç Katalan yönetmen Jaume Collet-Serra’da tüm ritmi belli olan senaryo sayesinde son derece rahat bir şekilde öyküyü başarıyla peliküle aktarmış. “House of Wax” ile tanıdığımız Serra gerçek anlamda ilk filmini çekmiş denebilir. Başarısının aslan payında Görüntü Yönetmeni Jeff Cutter’ın da etkisi büyük. Cutter’ın öyküye hizmet eden görüntüleriyle filmin işçiliği de üst düzeyde…

Dönelim öyküye… Esther’in aileye katılışı sağır ve dilsiz kız kardeş Max ve Daniel’i kullanıp onlar üzerinde hakimiyet kurmasıyla başlıyor gerilim… İkisine de sır tutabilir misin sorusuyla başlayan hakimiyeti, Max’in gerçek yüzünü görmesiyle daha da tırmanıyor. Babayla iyi geçen Esther’in planını yürürlüğe koymasıyla zaten çocuğunu kaybetmenin hüznüyle darmadağın olmuş Kate’i devre dışı bırakmasıyla finale giden tüm yolda açılıyor.

Bir korku filmi için uzun sayılabilecek 123 dakika senaryo sayesinde sıkmıyorken, Esther’i başarıyla canlandıran Isabelle Fuhrman’da ön plana çıkıyor. Tüm resimlerinde gülücükler saçan 97 doğumlu genç oyuncu parlak bir çıkış yapmış oluyor böylece. 2004 yapımı “Down to The Bone” ile dikkatleri üzerine çeken Vera Farmiga’da ona ayak uydurunca ortaya çıkan uyumda zevkle izlenir hale geliyor. Yalnız, Farmiga’nın benzer rollerde göründüğünü de belirtmeli. 2007 yapımı Joshua’da da sorunlu çocuğun, sorunlu annesi rolünde olduğu örneğini de hatırlatmalı. Bu tip öykülerin hep dışarıda kalan fazla değinilmeyen baba karakteri olma azizliğine uğrayan Peter Sarsgaard’ın da ise yapabileceği bir şey yok.

Sözü iki yapımcıya verelim… Yapımcı Susan Downey filmi şöyle özetliyor: “İnsanların evlerine ya da hayatlarına dahil ettikleri kişilere karşı duydukları temel korkuya parmak basmak istedik. Bence Kate ve John son derece iyi niyetli bir şekilde evlerini Esther’a açıyorlar ve bu kız tam anlamıyla kuyularını kazıyor. Böyle bir şeyin insanlara ulaşacağını ve izleyicide korku uyandıracağını umuyorum. Ama şuna da inanıyorum ki bu karakterlerin geçmişte yaptığı hatalar peşlerini bırakmıyor çünkü bu küçük kızın, geçmişlerine ulaşıp en karanlık sırlarını öğrenmelerine izin veriyorlar. Herkesin bir sırrı vardır: Kate’in de John’un da geçmişinde sırlar var. Hatta Max bile sır saklamaya mecbur bırakılıyor. Ama tabi en büyük sır Esther’ınki”.

Yapımcı Joel Silver ise hem özetliyor, hem de bir dileğini iletiyor: “‘Orphan/Evdeki Düşman’ korkunç, gerilim dolu, tedirgin edici ve sofistike bir film. Kötü kalpli bir çocuk filminden ibaret değil, çok daha sinsice bir şeyler dönüyor. İzleyici sürekli olarak Esther’da neyin yanlış olduğunu tahmin etmeye çalışıyor. Bizim istediğimiz de bu elbette. Ama umuyoruz ki izlememiş olanlara filmin sırrını ifşa etmezler”.

Uzun bir süre, finale hizmet edecek tüm serpiştirmeler derken her şey finalin yaratacağı tatmin duygusuna bağlı hale geliyor elbette… Esther’in gerçekte kim olduğunu göreceğimiz sürpriz finalde geçen zamanı boşa uğratmayacak kadar iyi. İzlediğime deydi sözünü söyletebilecek bir final de yaratılınca size kalan arkanıza yaslanıp, keyifle gerilmek… Daha ne olsun…




Bitmeyen Çıkış Arayışında Acı Mutluluklar


Kitap uyarlamaları söz konusu olduğunda, hele ki kitap umutsuzluklarla dolu acı bir masalsa seyirciyi yakalamak zordur. Fantastik dünyalar anlatıldığında eğlenen seyirciye biraz daha ağırlaştırarak kendi dünyasını göstermeye çalıştığınızda, ona ayna tutmak istediğinizde karşılaştığı şeyden hoşlanmaz, kafasını çevirmek ister, reddeder… Ne de olsa kitaplarda, filmlerde topyekün sanat bir kaçıştır içinde yaşanılan dünyadan… Eğlenmek, bira içmek, barlarda sabahlamak, asla sahip olunamayacak sevgili yerine konan bir fahişe ile üç beş günlük eğlence… Herkesin bir kaçışı, herkesin bir çıkışı vardır…

Yıl 1952… Yer Brooklyn… Patlak veren grev ve bolca mutsuz işçi… Boşta kalan sefalet içinde haklarını bekleyen çıkışını bulamamış insanlar… O insanlardan beslenen fahişeler, barmenler, eşcinseller, travestiler ve serseriler… Altın şehir New York’un saf çamurla dolu yüzünde çıkmak kurtuluş demektir… Çıkmak Manhattan’da sınıf atlamak… Kapağı bir Manhattan’a attın mı tüm yollar saf ve huzur verici mutluluğa çıkacaktır ama ya öyle olmazsa…

Grev bürosunun başında bulunan Harry tüm masraflarının sendika tarafından ödenme rahatlığındadır… Evde karısı ve çocuğu vardır ama onun da aradığı çıkış vardır… Cinsel tercihini içine atmaktan vazgeçer… Aşkının, umudunun çıkışının peşine düşer… Sevgiyi bulur ve doyasıya yaşamaya çalışırken kaybeder… Sonu mahalle serserileri tarafından yapılan bir seramoni olur… Bacak arasına yediği tekme ile anlar çıkışının olmadığını… Kamera yükselir, geri döndüğünde Harry çarmıha gerilmiş gibidir… Kanlar içindedir ve her şeyini kaybetmiştir…

Batının en güzel göğüslerine sahip fahişesi Tralala’da çıkış arayanlardandır… Derdi fahişelik etmek değil birlikte olmak isteyen erkeklerin paralarını çalmaktır… Serseriler işbirliğinde araba arkasında haklanan adamın cebinden çıkan üç beş kuruşla geçer zaman… Yüzündeki acı gülümsemeyle çıkışsız adamlara araladığı bacaklarında bir çıkış sunar… Kendi çıkışı içinse beklemelidir… Birden ona kadar sayar, bir teğmen gelir… Asla sahip olmayacağı sevgililiği yaşamak ister… Otel de şansa bakın ki Manhattan’dadır… Yeni alınan güzel elbiselerle yaptığı gece dönüşlerinde çıkışı bulduğunu haykırır neredeyse… Yürüyüşü, hali tavrı değişmiştir… Henüz çıkmış olmasa da çıkacaktır bellidir… Manhattan’a uzanan yolu görmüştür... Teğmen’ini, yalancıktan sevgilisini yolcu ettiğinde eline geçen zarfta ise beklediği para değil, anlamını bilmediği sözcüklerden oluşan bir aşk mektubu vardır… Çıkamamıştır kabul etmelidir… Anlar ki batının en güzel göğüslerine de sahip olsa çıkışı olmayan yerdedir… Kabullenişini barda yaşar, hayat zaten yapacağını yapmıştır… Zevk almaya bakar artık… Bunu da eski bir arabanın koltuğunda yapar… Manhattan simgesi elbise çıkar, fabrika işçilerinin tenleri kabullenişi olur… Hayatına tekmeyi savuracak daha çok erkek vardır sırada…

Serserilerden medet uman ama oyuncakları olduğunu kabullenemeyen Georgette’de aynı yolun yolcusudur… Beğendiği erkeğe açılmanın cezası bacağa saplanan bıçak yarasıdır… Hem de sinirli abinin evde olduğu saatte eve dönülmek zorunda kalınan ceza… Abinin tavrı ise bellidir… “Bu dejenere şey kardeşim değil, güzel bir espri…” Annesinin omzundan ağlayan Georgette ise tüm Brooklyn’liler adına sorar: “Neden Ben?”

Sadece bu karakterlerle sınırlı kalmaz elbette… Sevmediği kadınla evlenen ve çocuk sahibi olan Harry’de bu resmin parçalarından biri olur. Kayınpederi ile kavga eden, kayınbiraderine motorunu hediye eden Tommy şişman bir kızla yattıktan sonra bir daha görüşmemenin cezasını çeker… Birkaç günlük cinsel özgürlük zamanları bittiğinde, grev sona erdiğinde ise geriye kalan acı mutluluktur… Kimse çıkamamıştır, fabrikaya geri dönülür ve o berbat hayatlar yaşanmaya devam edilir…

Çıkışı mümkün hayatların çıkışsız Hubert Selby Jr. Romanı “Brooklyn’e Son Çıkış” tek bir çıkışın olmadığını gördüğümüz bir acı mutlulukla yerleşir zihne… Tıpkı yazarın diğer romanı “Requem for a Dream” gibi.. Ama onun kadar çıkışsız ve umutsuz değildir yine de… Bir dönemi anlatır ve gösterdiği çıkıştan kimseye izin vermez… Kaybedenlerin, kaybetmeye mahkumların bu kadar acı veren, kalbe işleyen rahatsız edici öyküsünün resmedicisi ise Uli Edel’dir… Edel de, oyuncu kadrosu da üzerine düşeni fazlasıyla yapar… Dire Straits’in beyni Mark Knofler’ın müzikleriyle de atmosfer iyiden iyiye katlanır…

New York’a, Manhattan’a, çıkışa ramak kala yaşanan hayatlar kimi zaman mutsuz evlilikle, kimi zaman bacak arasına yenen tekmeyle, kimi zamanda eski bir arabanın pis koltuğunda ağzından salyalar akan adamların altında son bulur… Gördüğümüzü sandığımız şey ise çıkış değildir… Olsa olsa çıkışsızlığın doruk noktası olur… Yok oluştur… Kaybetmiş ruhların istekleri, hayalleri ise bir başka bahara kalır…




Vasiyetle Gelen Erdem Dersi!


Para her şey midir? Yaşamının sonuna kadar idare edecek paraya sahip biri mutlumudur? Hayatındaki her şey tamamıdır? Hiç eksiği gediği yok mudur? Parayla saadet olur mu? Tüm bu sorulara yanıt olacak, hem de izleyeni duygulandıracak bir film 2006 yapımı “Son Armağan”…

Çok satar bir roman uyarlaması… Kadrosu ve yapısı itibarıyla gösterişsiz ve sade bir film… İnsanın kendini keşif öykülerinden… İnsani değerlerin parayla gelmeyeceğini, hayatta her şeye sıfırdan başlanabileceğini gösteren öykülerden… Rod Stevens dalı yaşlı ve zengin bir adamın ölmeden önce yaptığı kayıtla vasiyetini derlemesini merkez alan film, ilk baştan zengin ve paragöz diğer aile bireylerini eleyerek sadece torun Jason’u bırakıyor geriye… Onunda mirasdan pay alabilmesi için önünde armağanlar dizisi var. Bir sonraki aşamayı bilmeden her görevi yerine getirmek sonunda da ödülünü almak ona kalmış. Hayatı boyunca çalışmak nedir bilmeyen, parasını har vurup harman savuran bu genç adamın bolca ders alması, çok yoldan geçmesi gerekiyor. Babasının hazin ölümü de alt metinlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Alın teriyle çalışmanın önemi, paranın gerçek değerini anlama, çıkara dayanmayan gerçek dostluk, birine yardım etmenin önemi, her şeye sıfırdan başlamak gibi önemli erdemleri kazanıp yeni bir insan olma yolunda çaba sarfeden Jason’un öyküsü tipik bir kendini iyi hisset filmi olarak kendi kalibresinde başarılı. Kadrosunu değil öyküsünü yücelten, onun üzerine eğilen film hayli samimi ve sıcak yapısıyla bunda çok da başarılı oluyor.

James Garner ve Bill Cobbs gibi iki ustaya Drew Fuller, Ali Hillis ve Abigail Breslin’in eşlik ettiği kadroda üzerine düşeni yapınca ortaya Pazar akşamını ailece ekran karşısında geçirtebilecek sade ve içli bir film çıkıyor. Ailenin küçük üyeleri için de insan olmanın erdemleri üzerine güzel mesajlar vermesi de cabası…



Yatılı okulda normalleşmek!


Başrolünde genç kızın oynadığı, genel sorunların film boyunca sürüp sonunda tatlıya bağlandığı filmlerden biri olan “Wild Child”, vizyon macerasından sonra ev sinemasında… Gençlik filmlerinin cinselliğe dayalı olduğu şu günlerde daha saf ve duygulardan bahseden bir film görmek ilk elde güzel bir şey öncelikle… Kızlar grubundan, yatılı kız okulundan mevcut konu ve kişileriyle de bir genç kızın anıları tadında…

8 dakikalık kısa romantik “A Good Day for Ted Schmetterling” sonrası ilk uzun metrajına soyunan Nick Moore, birçok filmden aşina olduğumuz bir isim. 1983’ten bu yana setlerin içinde farklı görevlerde olsa bulunan Moore, Lucy Dahl’ın ilk senaryosunu peliküle aktarmış. Çok iddalı olmadan, minik ama sevimli bir film yapmaya girişmiş belli ki. İyi bir oyuncu kadrosunu gereğince yönetip bunu da başarmış…

Yeni bir kız, yeni bir okul ve yeni kurallar şeklinde özetlenecek konu hayli bildik aslında. Elbette yeni bir şey yok. Üvey anne adayının eve taşınmasına verdiği tepki yüzünden İngiltere’de yatılı okula gönderilen şımarık Amerikalı kızın, üstelik yeni yaftası ile yeni ortama alışma çabalarının anlatıldığı film, ortalamalarda vasatta seyredenlerden… Aquamarine’den tanıdığımız Emma Roberts’in oynadığı, genç kadroya iyi karakter oyuncularının eşlik ettiği film, beklentileri karşılayan, yormayan, tempo sorununa düşmeyen hitap ettiği kitleyi memnun eden keyifli bir seyirlik…



Hayata Evet Demek!


Kelebek etkisi olarak tanımlanan, her şeyin birbirini tetiklediğini, etkilediğini öne süren tezin kötü olaylara sebep olacağı örneğini 2004 yılında aynı adlı filmde izlemiştik. Bu kez kocaman evetlerle hayatımızın değişebileceğine dair bir film var karşımızda; “Bay Evet” Jim Carrey’nin de yeniden ait olduğu yere dönüşü müjdesiyle üstelik. Ne de olsa Carrey ciddi rollerle o elastiki yüzünü saklamıştı bizlerden.
s
Beklendiği gibi altı boş çıkmayan, temelleri sağlam oluşturulmuş bir felsefe üzerine kurulu bir filmde, kahramanımız Carl Allen hayatını hayırlarla geçiren asosyal bir adam. Ev - İş arası mekik dokumalar sırasında arkadaş grubuyla dışarı çıkmaktan bile aciz, evinde televizyonun karşısına kurulan, tek tip bir hayat süren sıradan bir adam. Klişe olarak elbette, durumuna direkt etki eden bir boşanmada yaşamış. Bu boşanma sonrası iyice “hayır”cı birine dönüşmüş. Hem de ev-iş fark etmeksizin bolca hayırlı, her teklifi reddeden bir hayat sürüyor.

Tam da bu noktada, eski bir arkadaşı ile karşılaşmak hayatını değiştiriyor. Sıradan bir Amerikan vatandaşı prototipine kurtuluş müjdesi de böylece veriliyor. Her şeye evet de, hayatın güzelleşsin, önüne bolca fırsat çıksın, hayattan zevk al…

Eldeki malzeme aslında bir sürü durum komedisi üretebilmek için son derece uygun. Düsturu uygulamaya başladığı andan itibaren hayatı değişime uğrayan Carl’ın kısa sürede bir kız arkadaşı oluyor, işinde yükseliyor, herkes tarafından sevgi ve saygı görüyor. Tuhaftır, Recep İvedik 2’de babaannenin istekleri de bunlardı…

Tüm bu kayıtsız şartsız evet deme hali yaşlı komşu ile geçen dakikalar haricinde, daha çok kendini iyi hissetme filmi tadında geçiyor. Bir de malzemenin Farelly’lerin elinde olduğunu düşünsenize. Her türden garip karakter Carl’ın karşısına çıkar bolca bel altı esprinin suyunu çıkaran olaylar gelişirdi.

Karakterler yeterince iyi tanıtılınca, öyküye tuhaf İranlı kadınlarda giriveriyor bir anda. Uzun zamandır Amerikan sineması Ortadoğu kadınını kulaktan dolma bilgileriyle bu şekilde resmediyor, haliyle durumu bilen bizler için saçmalıktan ibaret olarak kalsa da muhtemelen okyanusun diğer yanında öyle değil. Carrey ile kimyası tutan Zoey Deschannel devreye iyi giriyor da fazla uzun sürmüyor bu saçma durum. İkilinin tutan kimyası sayesinde çatlak aşıklar filmine dönüşen “Bay Evet” daha da cazip ve takip edilebilir hale gelip, tempo kazanıyor.

Ortalığı kasıp kavuran Danny Wallace kitabının, üç kişilik senarist grubu tarafından uyarlandığı filmin yönetmen koltuğunda Peyton Reed oturuyor. Reed’i amigo filmleri fenomeni olan “Bring it on” ve 60’lı yıllarda geçen şirin romantik komedi “Down with Love” ve aynı evi paylaşan ayrılmış çift komedisi “The Break-Up”tan hatırlamak mümkün. Reed Bay Evet’de de kimyası tutan çiftlere yer vermiş oluyor. Jim Carrey’nin yeniden komediye dönüşü sevindirici iken, Deschanel’de yükselişine devam ediyor. Sempatik yüzü ve mavi gözleriyle perdeye uygun düşen hiperaktif ve farklı kadın kontenjanının en gözde adaylarından biri olduğunu da bir kez daha hatırlatıyor.

Her şeye evet demenin erdemlerinin bolca övülmesi sonrası, tüm her şey tatlıya çözümlenip tatlıya bağlanıyor, herkes setten mutlu ayrılıyor muhtemelen. Ya izleyiciye kalan… İki binli yılların karşılıklı güven problemi getirdiği ortamda her şey sadece bir ütopyadan ibaret olarak kalakalıyor elbette. Hepsi bu… Özgür iradenin halen popüler olduğu da unutulmaması gerek elbette ama her şeye evet demek mi, boşverin kalsın…





Parodi büüyle olmaz


Senede bir kez yeni devam filmini izlediğimiz yaratıcı bir kısa filmden doğan “Testere” serisi, yarattığı hayran kitlesiyle ilgi ve malzeme odağı olmaya devam ediyor. Dünya sinemasında Mel Brooks, Monty Pyhton ve ZAZ ekibiyle doğan ve her biri ayrı ekol olan film parodileri ise şu sıralar pek bir gözde. Tutulan bir filmi veya belli türün örneklerindeki ana olayı ele alarak onu şekilden şekle sokup bozma işini ustalıkla yapan filmlere rastlamak ise giderek zorlaşıyor. Bunun suçunu o ekiplerde mi aramalı yoksa yola çıkılan filmlerin yapısında mı o da ayrı konu… Şimdilik Testere’den topraklarımıza Destere’ye göz atalım…

Genelde son örneklerinin bir konu başlığında, bir tür filmini ele almasından çok tabana yerleştirdiği ilk örnek üzerinden türün tanınmış birçok filmine yapılan göndermeler, söz konusu filmlerin kimi zaman kilit sahnelerine kimi zaman önemli repliklerine yapılan göndermelerle yaratılıyor bu tür parodi filmler. Son dönemde direk bir filmi alıp onun komedisine soyunan pek örnek çıkmıyor. En azından direk afişinden başlayan parodi ile “300” ile dalga geçen “Meet the spartan” tarzı örnekler az ama özensiz geliyor karşımıza. Bu tür parodilerin olmazsa olmazları, dikkat edilmesi gereken püf noktaları güldürme zamanlamaları ve sık tekrara gitmemeleri… Aynı espiriyi ya da bunu yaratan durumu sıkça tekrarlamak belli bir süre gülmekten çok sinirden gülmeye dönüşebiliyor.

Bizdeyse komedi olarak yapılmamış ama sonucu komiklikle absürtlük arasında gezinen çok örnek bulmak mümkün. Bunlardan sonuncusu “Kutsal Damacana” şeytanlı filmlerle dalgasını geçiyor, olabilir dedirtiyordu. Kusurları olsa da, hikayesiyle sıkmaya, temposu yerine sessiz sedasız iyi filmler arasında yerini almıştı.

Bu kez tamamen bir film üzerine kurulan, tamamen Testere parodisine soyunan bir film var karşımızda. Trakyalı acımasız bir hikayeleri olarak öngörülen Destere, Testere’nin yerli versiyonu olarak düşünülmüş. Proje sahibi bu tür parodiyi uzun yıllardır çizgi romanda başarmış bir isim olan Gürcan Yurt. "Robinson Crusoe & Cuma"nın çizeri Yurt, 'H'leri söyleyemediği için adları 'H' ile başlayan (Hamza, Hamdi gibi) insanları işkenceden geçirerek öldüren Trakyalı bir seri katilin maceraları anlatıyor. Seri katilin kendine kurban seçtiği Hayrettin ve Hayati adlı aynı köyde yaşayan iki Trakyalı çiftçi, bir gün kendilerini tanımadıkları bir köy evinin bodrumunda bulurlar ve katilin sesiyle banttan dinledikleri "Oyun üüle oynanmaz, büüyle oynanır" oyununun tam ortasına düşerler…

Neredeyse irdelenmedik yeri kalmayan, delik deşik edilen Testere’ye bu kez de yerli yorum şeklinde oluşan Destere, konusunu direk Türkiye’de geçen öyküye uyarlıyor ve tiye alma düşüncesiyle cesur bir denemeye girişiyor. Ama maalesef sadece denemede kalıyor.

Yaratılan köyde bu anlamda tüm hikayenin en hoş noktası hayırlar köyü sakinlerinin ikişer ikişer yakalanıp ölmesi, “Destere” adı ile kodlanan bir seri katilin ortaya çıkmasıyla başlıyor her şey. Aynı testere’de olduğu gibi… Asıl malzeme iyi değerlendirilmiş, karakterler de iyi çizilmiş ama belli bir dakkadan sonra güldürme zamanlamaları sorun yaratmaya başlıyor. Durum komedisi olarak iyi gözüken film, süresi uzun bir skeç haline bürünüyor. H’leri söyleyememe halinin küfürlerle aldığı komik hal iyi güzelde tekrarlarda işin suyu çıkıyor. Sık tekrar edilen esprilerle tadı tuzu kaçan ve sıkıcı olan Destere pelikülde bir denemeden ibaret kalakalıyor…





Kara Bahtım, Kem Talihim



2003 yılında çektiği bağımsız film “Pieces of April” ile ilgi alanımıza giren Peter Hedges’den ikinci film nihayet geldi. Hem de yine aile üzerine. Üstelik bu kez ailenin baş üyesi, babası üzerine… Dört yıllık aradan sonra “Dan in Real Life” ile çıkagelen Hedges yine senaryosunu da üstlendiği, bu kez Pierce Gardner ile paylaştığı filmde büyük bir aile tablosuna odaklanıyor. Bir baba ile kızlarının arasındaki ilişkilere, babanın yalnızlığına ve aşksızlığına odaklanıyor. Hem de oldukça sevimli ve içten bir halde…


Bu tip aile filmlerinin sıcaklığı her zaman iyi gelmiştir. Ana karakterin yaşadıklarının çocuklarıyla bir arada oluşu da çekici olur elbette.


Dan, kızlarıyla beraber çıktığı yolculukla ailesinin büyük aile resminin tamamlayıcısı oluyor. İlk önce hayatında hiç kimse olmayan, üç kızı ile yaşayan bu adamın yalnızlığına son verecek kişide mevcut aslında. Her şeyde ondan sonra başlıyor zaten. Tüm görünenlerin ardında yatan şeyler o zaman giriyor devreye.


Gazete almak için gittiği yerden, bir kitapçı gibi kadına yardım ettikten sonra yaşadıkları uzun sohbet hayli keyif verici olunca, arayıp sorulacak ve ilerletilecek bir ilişkinin ilk ateşi yakılıyor. Eve gidiş ve kardeşin işte sevgilim diye tanıştırması… Ve resmin kopuşu… Yeniden ümitsizlik…


Tuhaf bir şekilde ailenin sevdiği, herkesin onay verdiği kadını elde etmek artık iyice zor hale geliyor gelmesine ama, her şeye söz geçse de, kalbe geçmesi zor…


Tüm o çetrefilin ardında, ilişkiyi duyguları ortaya koymak, kendini ifade etmek ne kadar zor olursa olsun her şeyin ucunda görünen koca bir yalnızlığın önüne geçecek olan bu yeni sevgi evli bir adama aynı evde yaşanan kaçamak anlarını getiriyor. Kızlarıyla ilişkileriyle, ailenin ona bakışıyla sıcacık anlara sahne olan film, minik ayrıntıları da ustalıkla resmediyor. Örneğin herkesin odasına çekildiğinde, tüm kapıların kapanıp Dan’in ortada kalması gibi anlar, ruh halini de yansıtıyor başarılı şekilde. Yaşanan tatlı finalde üzerine gelen kadayıf misali oluyor zaten.


Office dizisi ile çıkış yapan ve komedinin tercih edilen yıldızı haline gelen Steve Carell ilk kez romantik komedi de… İyi iş çıkarmasından belli ki artık daha değerli bir oyuncu… Üstelik başrolü paylaştığı Juliette Binoche’da çok özel bir oyuncu. Herkes için mükemmel bir romantik komedi partneri olabilecek bir isim. Carell’ı bu filmde ne kadar sürpriz değilse Binoche’nin varlığı o denli sürpriz aslında. Avrupa sinemasının önemli yüzünü böyle hafif bir filmde görmek şaşırtıcı elbette ama Dan’in kalbini çalacak o sohbeti yapacak denli zeki bir orta yaş kadını için de biçilmiş kaftan olabilir mi acaba… Yine de kimyalarının tam tutmadığını de belirtmeli. Ama kadronun uyumu ve büyük aile resmi içinde görmezden gelinebilir hale geliyor bu durum…


Bir başyapıt değil elbette. Ama iyi vakit geçirten iyi bir romantik komedi “Şamar Oğlanı”… Kimsenin mutsuz olmama garantisi de mevcut üstelik…



Türk sineması çoğu zaman bu tip hikayelere yeltenmek niyetine girişiyor… Farklı öykü anlatma isteğinin bir ucunun mutlaka gerçekçiliğe dayanacak olması şartı da çoğu zaman bu durumu baltalayan etkenlerden. Zira ne kadar fantastik olursa olsun anlatılanın gerçeklerle biraz bağı olması, bir mantık çerçevesinde olması gerekiyor ki izleyen inanabilsin ve öyküye girebilsin.


Biray Dalkıran’ın muhtemelen senaryoda iyi duran ama pelikülde aynı duruşu sergileyemeyen Cennet’i iyi bir açılış yapıyor aslında… Ana karakterini hemen tanıtıyor. Neler olacağını aşağı yukarı belli ediyor… Ama o kadar.

Hayli sıkıntılı, hayli yorucu ve temposuz bir şekilde farklı bir öykü anlatmaya çabalıyor bolca… Bu çabanın işe yarayıp yaramadığını görmek ise yine sıkıntılı süreçlerden biri. Sonuna kadar dayanabilen izleyiciyi bekleyen iyi bir finalde, şaşırtan bir sürpriz de yok ne yazık ki…

Bir sürü mantık hatası, bir sürü gereksiz detay, havada kalmış ya da işlenmemiş yan öykücüklerle ana meseleden sürekli kopan öykü, bir de olamamış efektlerle birleşince her şey büsbütün sarpa sarıyor. İzlenirliği sağlayan ama karakter oyuncusunun çabası oluyor zaten… Sonuç mu, bir kez daha fikirde iyi, uygulamada kötü kaçmış fırsat daha…





Çizgi köklerinden karikatürize çorbaya…


2001 yılında Stephen Chow’un bağımsız yaratısı ana haber bültenlerine denk konu olan ve ilgi çeken “Shaolin Soccer”ın yarattığı heyecandan beslenmeye çalışan ve muhtemel bir bunun basketlisi olsa harika bir şey olur sözünü de yerine getirmeye çalışan “Kung Fu Dunk”, bu da tamam sırada ne var sözüne dek eğlendirmeyi amaçlayarak karşılıyor izleyicisini…

Daha yapım aşamasında bu histen beslendiği de çok açık. Aslında bu beslenmenin bir diğer yüzü de oyun dünyasının bol enerjili, tuhaf smaçlarla bezeli sokak basketbolu olduğunu da bir kenara not düşmeli. Tuhaftır bunca benzerliğe rağmen film bir uyarlama. Takehiko Inoue’nin çizgi romanından, daha doğrusu mangasından uyarlama ki, onunda köklerine inersek basketbol severler için fenomen olan anime dizisi “Slam Dunk”ı bulmak mümkün. Ortada böyle özgün bir hikaye varken ulaşılan sonuç ise filmin havasına bakıldığında direk “Shaolin Soccer”ın basketlisine çıkıyor. Hem de tüm ayrıntıları ve yan öykücükleriyle… Direk söyleyelim bu bir “Slam Dunk” uyarlaması, ama öyle görünmeyen, öyle görünmeye çalışan bir uyarlama sonuçta ortaya çıkan…

Daha önce denenmiş ve tutmuş bir formülü yeniden işleyen kale yerine pota koyan bir film söz konusu. Ama düşünülenin aksine oluyor her şey. Yönetmen aynı yolu tercih etmeyip sadece genel havayı kullanıyor. Öyküye kendi dinamiklerini yediriyor ve yepyeni başlangıç yapmaya niyetleniyor.

Kung Fu’dan daha fazla beslenme çalışma sinyalleriyle yapılan giriş ve tanıttığı ana karakterin sevimliliği ile bizi içine çekmeyi başaran deniyor ve bunu da büyük ölçüde başarıyor aslında…

Park sahnesindeki komedinin görülmeye değer olduğunu not düşmeli. Ki söz konusu sahne filmin en güzel anlarından biri… Ama ondan sonrasında sanki iğin ucu biraz kaçıyor…

Bir anda üniversite takımına basketbolcu olup, anne babasını arayan çocuk oluverme haline gelince arada ne kaçırdım sorusuyla şaşıran izleyici yapılan sevimli girişten sonra bir soğuklukla bir mesafeyle baş başa kalıyor.

Uzaktan aşık olduğu kıza yaklaşmayı çok fazla denemeyen ana karakterimiz başta filme dahil olan takımın diğer oyuncuları da tamamen karikatürize ve tek boyutlu olunca tüm havada dağılıyor iyice, sıradanlaşıyor film…

Kill Bill’i andırdan dövüş sahnesinin de ayrıca güzel olduğunu belirtelim ama sürekli içki içen bir ağabey, neredeyse adlarını bile bilmediğimiz takımın geri kalanı ile görsek de fark edemediğimiz takım koçu başta olmak üzere görünen tüm karakterleriyle es geçilen yapı sonunda beklendiği gibi çöküyor elbette…

Uluslar arası adlarından biri “Slam Dunk” olan Hong Kong yapımı film beslendiği fenomen kaynağı da boşa çıkarıyor. Bu yolla peşine düşen izleyicisini de bolca üzüyor. 1971’den bu yana 38 filme imza atmış bir yönetmene, Yen-ping Chu’ya da şaşırmamak mümkün değil. Senaryo konusundaki delik deşikliğe nasıl müdahale etmemesini anlamak da, bu senaryonun usta bir elden çıkmasına inanmak da zor…

Herşeyin bizi harika bir görsel şova hazırladığı ihtimaliyle başladığımızda bizi bekleyen hayal kırıklığı oluyor kaçınılmaz sonda… Yapılacak iki şey var haliyle dönüp Slam Dunk’ları gözden geçirmek ya da bunun futbollusunu denemek…



Ağzı bozuk basketbolcular…


1970’lerin başlarında Amerika’da iki basketbol ligi vardı. Ulusal Basketbol Birliği, NBA, bu sporu kuralına göre yönetirken, Amerikan Basketbol Birliği, ABA, kural dışı yetenekleri ve heyecan verici gösterileriyle bilinirdi. 1967 ve 1976 yılları arasında ABA etkileyici buluşları ve ilgi çeken şovlarıyla basket dünyasına yenilikler katsa da sonunda güçlü rakibi NBA’in karşısında tutunamadı. ABA’nın en iyi dört takımı San Antonio Spurs, Denver Nuggets, New York Nets ve Indiana Pacers ABA’nın NBA’le birleşmesinden sonra ligde kalmaya hak kazanan takımlar oldular. Semi Pro, o dönemde yaşananları esprili bir şekilde tüm ayrıntılarıyla bizlere hatırlatma amacıyla yola çıkanlardan.

Saturday Night Live’da yaratılan marka Will Ferrell yürü ya kulum koşusuna devam ediyor. Görünüşünde, estetiğinde ve sunduğu profilinde pek olumlu bir yön görülmeyen, hayli itici görünen Farrell, star ışığı varmış gibi görünmese de bunu çok kısa sürede aşarak başrol tercihi haline geldi. Hatta birçok filmin lokomotifi de oldu. Taze komedyen arayan Hollywood’un da imdadına yetişen Ferrell’ın haberciyi canlandırdığı “Anchorman” hala yüzde yarattığı gülümseme ile hatırlanmakta…

Ferrell’ın one man show filmlerinin şimdilik son halkası ise “Semi Pro”… Yine komedyenin takıntısı olan 70’ler havası da diğer baş karakter… Bir önceki filmi “Blaze of Glory” sonrası yine sporla uğraşıyor ve ortamla kafa buluyor Ferrell. Spor filmlerinin, hele hele kökleri NBA öncesine dayanan bir filmin sempati oranı da hesaba katıldığında kağıt üzerinde çok iyi görünse de bu plan tutmuyor sanki. Ne kadar 70’leri anlatsa da bir ayağının sürekli şimdiki zamanda olması her an hissediliyor ve bu durum filme zarar veren etkenlerden oluyor.

Ağzı bozuk poker partilerinin, tuhaf gösterilerin artık naftalin koktuğu günümüzde bunun üzerinden komedi yapmak hele hele bu durumu özgün bir dille yaratmak da bir hayli zor. Bu zorluk Ferrell ve ekibin adeta tepesine çöken bir tavana dönüşüyor.

Çok dar alana hapsolan ve özel ilgi isteyen bir sürü espri de bu yüzden güme gidiyor, anlaşılamıyor. Gülmek için, sıradan bir izleyici olmanın yetmediği “Çaylak Profesyonel” bir yandan da mesafeli bir duruşu mevcut. Herşeyin cilalanması da pek işe yaramıyor bunu da belirtmeli… Kadro olarak da tam takım olmanın avantajı kullanılamamış gibi görünüyor.

Klişeler ile üretilmiş puzzle gibi, zengin bir adamın yıldızın yetmediği yerde yerine gelen profesyonelin devreye girmesiyle başlayan klişeler gülmeyi bekleyen izleyiciye sıkıntılı bir bekleyiş sunuyor. Arada bir tek kişilik şov yapan Ferrell’ın abartılı sahneleri de üzerine tuz biber adeta.

Popüler komedi örneklerinin senaryolarına imza atmış Scott Armstrong’un senaryosu NBA’in bilinmeyen önceki dönemini işlemekte başarılı belki ama, biraz meraklılarına özel havası yaratmasıyla dar çerçevede kalıyor. İlk yönetmenlik denemesindeki Kent Alterman ise elinden geleni yapmış. Genelde oynadığı filmlerde minik dokunuşlarda bulunan ve senaryoları da hayli özgün olan Ferrel’ın sadece oynamakla yetinmesi ise hayli ilginç. Tuhaf yan öykülerde de iyi oyuncuları görmek bir parça heveslendirici olsa da düşünülen olmuyor…

Sonuç olarak NBA tutkunu veya spor filmleri takipçisi değilseniz gülmek için şansınızı başka filmlerde deneyin…

06 Ocak 2010 Çarşamba



Hollywood’un bir türlü uyarlamaktan bıkmadığı çizgi roman dünyasından özgün bir örnek Wanted… Bolca fanatik, adından övgüyle bahsettiren bir öyküden iyi film çıkacağı beklentisi ise ilk andan itibaren mevcuttu. Kadro oluştuğunda pek şüphe de yoktu aslında. Nöbet serisinde başarılı bir işe imza atmış olan Sovyet yönetmen Timur Bekmambetov ilk andan doğru seçim gibi duruyordu zaten. Oyuncu kadrosundaki yıldız isimler de cabası idi. James McAvoy, Morgan Freeman, Angelina Jolie ve Terence Stamp filmin ağır topları olunca daha ilk fragmanından gösterim günü gelsin duygusu uyandırıyordu. Gösterim tarihi geldi, sinemalara koşuldu, izlendi ve ne oldu…Geriye ev sineması için iyi bir test filmi kaldı… Zaman içerisinde seyirci onu nereye konuşlandırır bilinmez ama şimdilik durum şöyle;

Ana konusu ve her şeyini borçlu olduğu çizgi romana pek sadık olmayan olmayan bir film.

Aksiyonu Matrix gibi devrimsel nitelikte başlatıyor olması alkışı hak etmesini sağlıyor. Ama devamı pek öyle gelmiyor. Tipik Neo, Trinity ve Morpheus üçlüsünü temel alan üç karakter görmek fazlaca kolay kaçmak oluyor.

Yönetmenin tarzını, görsel kadrajlarını daha fazla imkanı olsa ne hale getirebileceğini göstermiş olması ise tek kelimeyle enfes! Kesinlikle doğru tercih benim diyor Bekmambetov…

Anafikrin Halıcıların bu derece inandırıcılıktan uzak işlenmiş olması ise başlı başına bir sorun. Hele o kadar ucuz bir çemberli final yapıyor ki, Fox’u da bir çırpıda yanlış seçimle harcıyor. Hayli ucuz kaçan bir harcama oluyor bu.

Klavyenin parçalandığı sahne gibi görsellikler başta olmak üzere fazlaca detaylandırılmış sahneler filmin hep yüksek olan görsel tonunun yansımalarından biri. Bu tip sahneleri gördükçe insan konuya ne gerek var ki demekten kendini alamıyor.

İyi ile kötünün bu yeni mücadelesinde ezik olanın ezen olmasına giden yol hayli keyif veriyor.

Diğer rollerde de mantık aranmış olsa ve yan karakterlerde daha özgün yaratılsa çok iyi bir film olabilirmiş dedirten Wanted, bekleneni sadece görsel olarak veren yarım yamalak bir görsel şov…

Sonuçta bir mermiyi takip etmenin hazzı bambaşka…


05 Ocak 2010 Salı



Ang Lee’nin kendi vizyonundan yansıtarak 2003’de Hulk’a vücut buldurduğu film kimselere yar olamamış, herkesin bir eksiklik duymasını getirmişti beraberinde. Eric Bana ve Jennifer Connelly’nin başrollerini paylaştığı film belli bir süre yok sayılmış, yeniden içe sinen bir çevrim üzerinde yapımcılar kafa patlatmaya başlamıştı. Üstelik artık teknoloji iyice gelişmiş Hulk’u şöyle anlı şanlı gösterme fırsatı daha da büyümüştü.

Geliyor, geldi, çekimleri başladı haberleri arasında ilk sevindirici haber başrolde Edward Norton’un olmasıydı ki, kadronun diğer isimlerinin de ondan aşağı kalır yanının olmaması herkesi iyice umutlandırdı. Liv Tyler, Tim Roth ve William Hurt’in varlıklarının kattığı heyecana tek engel senarist en çok da yönetmen olmuştu. Taşıyıcı 2 filminin yönetmeni üçüncü filminde Hulk’u resmedecekti. Louis Leterrier herkesin kafasında soru işareti olarak bir kenarda duruyordu.

Bu girişten sonra 2008 yapımı Hulk’a dair izleme notlarına bırakalım sözü…

İlk filmin mirasını kullanıyor gibi görünse de, kendi geçmişini yaratması ile neredeyse yok sayıyor. Ki John Woo çevriminin birçok kesimce beğenilmemesinin özellikle yapımcıların bir türlü içine sinmemesinin bunda payı çok büyük.

Hulk’un anlı şanlı yeşil dev olarak göründüğü sahnenin ustalıkla parlatılması işte sinema bu dedirtecek cinsten. İlk çevrimde alınamayan tat bu kez biraz bekletse de verilmiş. Görsel anlamda da bir tatmin söz konusu elbette…

Yeşil Dev’imizin duygusuyla daha fazla uğraşılıyor. Bruce’un sevgilisiyle olan ilişkisine bolca zoom yapılması da hayli keyiflendirici detay olarak kalmış.

Aksiyon konusunda ise ilk filmin aksine neredeyse hiç korkak alıştırılmamış eller. Nefis sahnelerle kullanılıyor tüm aksiyon anları.

Daha detaycı ve daha derli toplu durarak karakterleri de net oturtuyor. Kolayca vücut buldurup, gerçekleşmelerini sağlıyor.

Yeni eklenen karakterin de Rus köklerinden transfer edilmesi biraz basit bit seçim olmuş. Ama yine de filmin ana eksenine pek zarar vermiyor.

Notlardan çıkan sonuç ise herkesi memnun eden başarılı bir uyarlama… Darısı diğer başarısız uyarlamaların başına…




Cevapsız Aramalar, Rüyalar ve Kayboluşlar


Elin Norveçlisi klişe bir film çekip korku filmi fanatiklerine yediriyor diye tanımladığım “Şeytanın Oteli” serisiyle benzer kaderi paylaşan “In 3 Tagen bist du tot” serisinin devam filmi de vizyon görmeden ev sinemasında. 2006 yapımı ilk filmin yaygın dağıtıma girmesi sonrası devamı aynı ekip tarafından getirilen “3 Gün İçinde Öleceksin 2” gariptir aynı başarıyı gösteremeyenlerden. Yine de her an dağıtımcıların bir sürpriz yapıp filmi gösterime sokması da olası.

2006’da tanıştığımız Avusturya yapımı film, “3 Gün İçinde Öleceksin” yazılı mesajı alan Nina ve arkadaşlarının aptalca şakaya maruz kaldığını düşünürken ertesi sabah ayaklarına beton blok bağlı şekilde göle atılmış bir arkadaşın cesediyle karşılaşmalarıyla kabusa dönüşüyordu. Çıkış noktasını meşhur “Cevapsız Arama” serisinden alan film bolca klişe ile nihayete erse de özellikle Nina rolündeki Sabrina Reiter’ı başarılı oyunculuğuyla gözler önüne sererek fark edilmesini sağlıyordu. Her yeni cinayetin bir öncekinden vahşi gerçekleştiği film olarak vizyondan geçip giden ve doğal olarak unutulan film, yapımcıları tarafından unutulmamış, 2 yıl sonra bir devam filmi gelmiş.

Aynı yönetmen ve senarist başta olmakla üzere aynı ekiple gelen devam filmi, ilkinden iyi devam filmleri sınıfına aday olarak göze çarpıyor her şeyden önce. İlk filmde geçen olayların bire bir devamını yapsa şaşırmayacağımız ortada iken, serinin yaratıcısı, yönetmeni Andreas Prochaska doğru bir seçimle filmi daha da izlenir kılıyor. Nina’nın yeni bir hayata adım attığı gelecekte geçen ikinci film, Nina’nın aynı kaderi paylaştığı Mona’yı aramasıyla şekilleniyor.

Mona’nın peşinde hem hayaller, hem rüyalar hem de kayboluşlarla Nina’nın ulaştığı yolun sonu ise bir nevi “Texas Chainsaw Masaacre”vari bir aileye çıkıyor. Yine ağırlık Reiter’in omuzlarında ki oda hakkını veriyor. Filmin sorunlarından biri olan, ilk filmde neler olduğunun unutulmasına verilecek cevap ise kimin umurunda oluyor ki ilk filmi izlememiş olanlarda rahatlıkla izleyebilir…

Biraz klişe ama yine de karlar üzerinde çıkılan finalle, en azından ilk film çok bilindik klişelerle donanmış tatsız tuzsuz havasının üzerine çıkıyor, biraz olsun özgün olma derdiyle ikinci bir şansı hak ediyor.





Amigo kızlarla sayı yapmak


1985 yapımı John Hughes kültü “The Breakfast Club”ün fersah fersah uzağındayız artık gençlik filmi denildiğinde. Seks sahnesi olmayan, cinsel çağrışımlarda bulunmayan gençlik filmleri artık çok uzak bir yolda… Beş gencin zorunlu cezaya kalıp birbirleriyle hayat hikayelerini paylaşması da aynı paralelde uzak şimdiki gençlik filmlerinden. Amerikan Pastası serisiyle iyice ayyuka çıkan bu yeni dönemin trendi artık, seks oyunları üzerine kurulu öyküler. Bolca göğüs gösterip, bolca öpüşmeyle süslenen filmlerin de ardı arkası kesilmiyor. Tuhaf olan ise bu filmlerin sürekli talep edilir olması, izlenmesi…

20 Şubat 2009’da Amerika’da vizyona girip birkaç ülkede daha gösterime girip, bizde ev sinemasına “Ateşli Gençlik” adıyla transfer olan “Fired Up!” da trendi takip eden filmlerden. Bolca güzel kız bedeni gösteren filmlerin son örneğinin tek farkı karşı kıtada pek bir önemsenen amigoluğu işlemesi ve bu yönde bir iki göndermede de bulunması.

Gerald R. Ford Lisesi futbol takımının yıldızları olan Shawn ve Nick’in kızlarla sayı yapmak yerine, yazlarını başka bir futbol kampında geçirme olasılığından kaçma girişimleriyle açılan film ikilinin amigo kız kampına kapağı atmasıyla gelişiyor.

Amigo kız kampında 2 erkek, 300 kız şeklinde özetlenebilecek bir cennete kalmalarıyla harekete geçen ikili türün klişelerinden de besleniyor. Örneğin arkadaşlıktan dönüşen bir aşkla sayı peşindeki oğlanın aşkın peşinde durulması, kendinden yaşça büyük kadına kur yapan erkek gibi çokça alışık olduğumuz durumlarla karşılaşıyoruz.

Gençlik filmleri kategorisinde ayrı bir yerde duran “Bring It On”a bolca selam çakan film, kamptaki herkesin her diyaloğunu ezbere bildiği film olarak saygısını gösteriyor. Elbette onun yanına yaklaşamıyor ama oyuncu kadrosunun doğallığı ve başarılı performanslarıyla sonuna kadar izletip geçen zamana pişmanlık hissi uyandırmıyor. Amigo kızlarla sayı yapmanın peşindeki ikilinin maceraları gençlik filmi sevenler için çok olmasa da komik anları da barındırarak sesleniyor ve vasatın biraz üstüne çıkıyor…





Köklerinde hidayete ermek


“Lost”un psişik Miles’ı Ken Leung ile “Heroes”un ölümsüz amigosu Claire’i Hayden Panettiere başrollerde olmasıyla dikkatleri çeken “Shangai Öpücüğü” çok uluslu yapım örneklerinden biri olarak dünyada olduğu gibi ülkemizde de ev sineması raflarında. Bağımsız film festivalleri dışında yaygın gösterime girmeyen 2007 yapımı film iki festivalden oyuncularına ödül kazandırarak dönmüş, izleyenlerin beğenisini kazanarak küçük de olsa bir etki yaratmıştı.

David Ren’in senaryosunu yazıp, Emmy Ödüllü Kern Konwiser’le birlikte yönettikleri bağımsız film, kısaca köklerinden sıkılıp reddeden bir Uzakdoğulunun büyükannesinden miras kalan ev dolayısıyla doğduğu topraklarda hidayete ermesini anlatıyor kısaca ifade etmek gerekirse.

Çok izlenen iki dizinin oyuncuları olarak filme ekstra bir ilgi uyandıran iki oyuncu üzerlerine düşeni fazlasıyla yaparken, ağırlığı karakterinin iç dünyasını oldukça iyi veren, role tam oturmuş fiziğinin de etkisiyle iyi oyunculuk çıkaran Leung filmi birçok yerde tekdüzelikten kurtarıp sırtında taşıyor. Tamda kendisine yakışan rolde Leung’a ayak uyduran Panettiere ise ikinci kez bir filmdeki oyunculuğu ile ödül kazanmış oluyor. Ki ilk ödülünün en iyi çıkış yapan oyuncu olduğunu belirtirsek, Heroes dışında kazanılmış ikinci ödül bir nevi rüşt ispatı anlamına geliyor.

Oyunculuk macerasında kendisine önerilen Uzakdoğu rollerinin dışında rollere talip olan, babasını suçlayıp görmezden gelen, köklerini redderken savrulmuş Liam ile otobüste kara kalem çizim yaparken onu şenlendirerek tanışan Adelaide ile açılan film ağrılığını karakterlerinin iç dünyasına ayıran bağımsızların son örneklerinden. İki karakterini ve aralarındaki ilişkiyi izleyicisine çok çabuk sevdiren “Shangai Kiss” ikiliyi ayırdığında yeni topraklarda aydınlattığı karakterine yeni bir aşk, yeni tutkular veriyor.

Büyükanneden kalan ev için Shanghai’ye giden ve burada yeni bir aşkla köklerini yeniden kabul eden Liam hoş ayrıntılarla yaşadığı aydınlanmadan sonra beklenen finalle karakter odaklı, biraz ağır tempolu, karakter odaklı bağımsız filmleri sevenleri mestediyor… Geri kalanların iki kere düşünmesinde fayda var…




İki filmde alışveriş güvenliği…


Amerikan sinemasının komediyi, güldürüyü ne yapıp da diriltebiliriz diye düşündüğü şu günlerde üs üste gelen Judd Apatow filmleri dışında bir yenilik çıkmaz hale gelmişken, elde kalan tek şey ezik edebiyatı olarak görünüyor. Son derece düz hayatlar yaşayan ve bu baştan kaybedilmiş hayatın her alanında tam bir ezik olan kahramanlar birer birer geçiyor beyazperdeden güldürmek amacıyla… Amerikan izleyicisi için kahramanın da sadece salak olması gerekmiyor, absürtlüklerle çevrili bir yaşamı olmalı. Her yönden başarısız ve tutunamamış bu karakterlerin ailelerinin de aynı doğrultuda ezik olması, çoğunlukla anneleriyle yaşayan yetişkin erkek olması da boşuna değil. Özgür ve başına buyruk kadınlara aşık olmaları da en büyük beklenti. Umutsuz aşık formunda her daim her önüne gelenle yatan kadınlara umutsuzca aşık olmaları da kaçınılmaz gerçeklerden. Eninde sonunda kopan bir olay sonrası istediklerine ulaşan bu karakterlerin hali biraz bizim Şaban’ı anımsatsa onun kurnazlığı sonunda her şeyden intikam alma güdüsü ya da denkliği de bulunmuyor.

Ezik karakterleri anlatma konusunda geçen yılın trendi anneleriyle yaşayan yetişkin ama hiçbir şey olamamış işsiz güçsüz aylaklar iken, 2009’un trendi yakın tarihli iki filmde ortaya çıkıyor. Alışveriş Merkezi Polis’lerinin hayatı… Bir tarafta güvenlikten sorumluluk, diğer tarafta kimseden saygı görmeme ve polis gibi olsa da silah taşıyamama ironisi… Üstelik üniforma da giyse yüksek dozda karizmasızlık da cabası. Kuşkusuz anlatılacak konu için aranan ideal meslek… Hele birde kadro tanıdık bir komedyen olursa tadından yenmez ve bolca güldürür hesabı yapılarak önümüze gelen iki film “Observe and Report” ve “Paul Blart: Mall Cop” durumun neredeyse aralarında pişti yaratacak hallerine kadar aynı örnekler. O halde iki filmde alışveriş güvenliğine bir bakalım…

Paul Blart: Mall Cop


Amerika’da 16 Ocak’ta gösterime giren özellikle gişesiyle ön plana çıkan, gücünü de başrol oyuncusu Kevin James’ten alan bir yapım. Ülkesindeki gişe başarısına rağmen film bizde gösterime girmeyerek “Sakar Polis” adı ile ev sinemamıza geldi. Komedi filmlerinin çok sık gösterime girmediğini düşünürsek neden gösterim şansı bulmadığı da ayrı bir muamma.

“Everybody Loves Raymond” dizisi ile dikkatleri çektikten sonra, ülkemiz televizyonlarında da gösterilen “The King of Queens” ile beğeni kazanan Kevin James ile aynı dizinin yazarlarından olan yakın arkadaşı Nick Bakay’ın senaryosuna imza attıkları “Paul Blart: Mall Cop”un yönetmen koltuğunda ise adını ilk olarak “Dr. Doolittle 2” ile duyduğumuz Steve Carr oturuyor… Oyuncu kadrosu da tamamen James’in üzerine kurulu ki, onun dışında yıldız isim olmamasına dikkat edilmiş ve dizilerden tanınmış yüzler ile yabancılık çekilmemesi de öngörülmüş.

Yumuşak başlı bir adam olan Paul Blart’ın hayallerini süsleyen eyalet polisi olmanın ilk basamağı olarak bir alışveriş merkezinde güvenlik görevlisi olarak çalışmasını konu alan film, önce Blart’ın ev halini göstererek kaybetmişliğini seriyor önümüze. Annesiyle yaşayan, şu sıralar çok moda olan farklı uyruktan yaptığı evlilikten olan kızıyla yaşayan Blart tam bir kaybeden dul. Üstelik kızı ondan akıllı… Bunlara birde işini yaparken kullandığı “Ginger”ı ekleyince hali iyice harap… Asrın buluşu olarak nitelenen ama sonrasında beklendiği gibi çıkmayan Ginger’ın üzerinde Blart’ın tüm işi mağazayı gezip ona buna sataşmak beklendiği üzere. İncik, boncuk standında çalışan kıza olan umutsuz aşkı da cabası.

Ezik dul Blart, bir yandan polis olma hayallerine adım adım ulaşmak için çalışırken, diğer yandan umutsuz aşkına ulaşma peşinde ilerliyor. Eğitimsiz ve silahsız çakma polis, alıiveriş merkezini soymaya gelen bir çeteyle mücadeleye girişiyor sürpriz olmayacak şekilde. Çetenin rehin aldığı insanların arasında umutsuz aşkı da olunca Blart’ın hem çeteyi durdurmak hem de aşkını kurtarıp gönlünü kazanmaktan başka bir seçeneği de kalmıyor.

Elbette beklendiği gibi herkese en iyi polisin kim olduğunu kanıtlama peşindeki Blart istediğini alıyor belli ki bu tür ezik öykülerini izlemeyi seven izleyici de… Ama geride tatsız tutsuz pek de güldürmeyen bir film kalıyor ki o ayrı…

Observe And Report


“Sakar Polis” ile aynı formülü kullanan “Observe and Report”da Nisan 2009’da gösterime girerek seyircinin ilgi gösterdiği filmlerden. Vizyona girdiği hafta dördüncü sırada yerini alan film, bizde gösterime şansını bulamayıp ev sinemasında karşımıza gelenlerden… “Sahte Polis” adı ile anılan film de öndeki örneğin gibi bizde aynı ilgiyi görmemiş durumda.

2006’da çektiği absürt karate komedisi “The Foot Fist Way” ile dikkatleri çeken Joddy Hill’in yazıp yönettiği film, son zamanlarda yıldızı iyice parlayan ve sıkça karşımıza gelen Seth Rogen’in üzerine kurulu… Ama bu kez kadro daha iyi… Ray Liotta, Anna Faris ve Michael Peña’da filmin Rogen’e uyum sağlayarak katkıda bulunanlardan.

Alışveriş merkezi güvenliği olarak biri başı olan Ronnie Barnhardt, tıpkı Blart gibi tam bir ezik. Öyle ki kimse onu ciddiye almıyor neredeyse. Üstelik biraz daha arıza bir karakter… Arkadaşlarıyla yatmış ayyaş annesiyle birlikte yaşayan Ronnie, dizilerde gördüğü ciddi polis havalarında işini yapmaya çalışan çift kutuplu bir karakter. O da Blartt gibi incik boncuk standındaki kıza aşık. Tuhaftır aşık olunan kızlar fizik olarak neredeyse aynı. Tek farkları oyuncu farkı olsa gerek. Zira Brandi rolünde Anna Faris alıştığımız oyunculuğunu sergiliyor. Ronnie’nin deli gibi aşık olmasına karşın, Brandi içki içirilip yatağa atılan kız modellerinden.

“Sahte Polis” önceki örnekten bir adım öteye giderek daha ilk sahnesinden alışveriş merkezi çevresinde dolaşıp cinsel organını teşhir eden adamın yakalanmaya mücadelesiyle cinsel esprileri de işin içine sokup, arsız olmaya çalışıyor. Olaya el koyan Ronnie için bulunmaz fırsat. Tacize uğrayan kişi Brandi olunca teşhirciyi yakalamak demek, kızı kapmak demek elbette. Ama öyle olamıyor… Yine bir adım ötesine geçilip mücadele ortamı giriyor devreye. Bir dedektifin olayı devralmasıyla gerçek polis olma özlemi depreşiyor ki sonrası malum.

Ekip arkadaşları olmasa lider konumunda olmayacak olan Ronnie’nin ekip arkadaşı tarafından bir süprize uğraması ise beklenmedik anlardan. Belli bir noktadan sonra hedefi şaşıran film, Ronnie’nin teşhirciyi yakalayıp hem kızı hem de polisliği kapma mücadelesine dönüşüyor… Bu mücadelenin bitişi ise elbette beklenen şekilde…

Bu kez fazladan eklenmiş karakterlerle daha kapsamlı bir komedi izlediğimizi eklemekte fayda var. Biraz belden aşağı vuruyor o ayrı… Bacağı kırık halde çalışan kahveci kızla ilgili diyaloglar ve Ortadoğulu elemana duyulan öfke ile popüler konularla da dalga geçen film, sürekli bir aşağılama eziklerle olabildiğince dalga geçme yarışında sürüyor. Ronnie’nin oyuna geldiği sahnede karanlık bir zenci mahallesinde uyuşturucu satıcılarının arasına düşmesi de cabası…

İki Film, Birer Çakma Polis

Bizde gösterime girmeyip ev sinemasına dahil olan iki film arasındaki benzerlikler ve ortaklıklar sadece konu, zaman ve mekanla sınırlı kalmıyor. İki çakma polis’de bize komik gelmiyor. Bazı yerlerde çok fazla zorlama olan, aynı kelimede ısrar eden esprileriyle sabırları zorlar hale de gelen içi çakma polisin öyküsü okyanusun diğer yanında gördüğü ilgiyi Avrupa’ya çıktığında görmüyor. Aksine sıkıcı ve hiç komik değil cümleleriyle etiketleniyor.

Amerikan kültürünün tipik “Aşağılayalım, bolca eğlenelim” kültürünün tüm klişelerini uygulayan iki film muhtemelen Amerikan izleyicisine yaşamlarına ayna tuttuğu için izleniyor. Lise yıllarında başlayıp ömür boyu üstte taşınan ezik sıfatını kendisinden başka birinde de olduğunu gören izleyici, kendini tutamıyor… Eh ne yapsın… Kendi haline gülüyor…




Kar Adam Yeti Hastanede…


“Korku olsun, çamurdan olsun” düsturu sayesinde sinema dünyasının ortalama seyircisi en garanti türünün karşı düsturu “Tuttu bu, devamı gelsin” sebebiyle karşımıza gelen “Şeytanın Oteli 2” olunca insan biraz ah edip inlemek istiyor. Bu son derece sıradan 2006 yapımı Norveç filmi kendisine dünyada birçok gösterim yeri, geniş bir dağıtım ağı bulmuş üstelik aynı ağdan ikinci filmini de önümüze getirmiş. Ülkemizde de aynı düsturu benimsemiş izleyici varken eloğlunun yaptığını biz neden yapamıyoruz diye hayıflanmamak çok zor hale geliyor. Türün tüm klişelerini kullanan sadece coğrafyasının karla kaplı manzarasını ekleyen bu küçük Norveç filmi yanında kendi kültürümüzü, özellikle de Anadolu’da anlatılan tuhaf öyküleri hala peliküle aktaramamış olmamız bir yana, geç de olsa keşfettiğimiz türün örneklerini de bu dağıtım ağıyla dolaştıramıyoruz ki en ah edilesi durum da o…

2006 yılında üç kısa filmin ardından ilk uzun metrajına soyunan Roar Uthaug’un çektiği, ülkesinde gişede büyük başarılar kazanıp, ödülle taçlandırılan “Fritt Vilt” “Çığlığını kimse duymayacak” sloganıyla beş gencin kış mevsiminin ortasında snowboard yaparken düşerek bacağını kıran arkadaşları ile bir dağ oteline sığınmalarını ve burada başlarına gelenleri anlatıyordu. Ki bu anlatımda da neredeyse türün tüm klişelerini kullanmaktan çekinmiyor, bunu da akıcılığının altına gizliyordu.

Aradan geçen iki yıl sonunda bu kez yönetmen koltuğuna Mats Stenberg oturuyor. Onun dışında kadrosu değişmeyen “Şeytanın Oteli 2” aynen kaldığı yerden devam ediyor. Norveç dağlarının eteklerinde ölen dört arkadaşı sonrası yerleşim yerine ulaşıp kurtulan Jannicke hastaneye kaldırılır, olayı ve oteli anlatınca polis soluğu mekanda alır. Elbette hemen ardından hastaneye taşınır cesetler ama ceset sayısı dört değil beştir… Üstelik hastanede sanki kimseler yok gibidir…

İlk filmden üç yıl sonra gelen devam filminin belki de en büyük avantajı izlenip unutulan ilk adımı oluyor. Uzun süre hatırlamakta zorlanmanıza birde ilk filme göndermeler yapılmaması eklenenince başroldeki kız tamam da konu neydi hissiyatı içinde izleniyor neredeyse araya kadar. Sonrasında polisin araştırması imdada yetişiyor da parçalar yerini buluyor.

İlk film gibi bolca klişeden beslenen film yeni hiçbir şey sunmadan tecrit edilmiş gibi görünen az hastalı bir hastanede geçen bir gerilim sunuluyor ki, ne tadı var ne tuzu. Zaten ilk filmden gördüklerini anımsayan izleyicinin ne olacağını tahmin etmesi pek zor olmayınca ortaya çıkan sıradan bir devam filmi manzarası…

Karla kaplı coğrafyada karda yaşayan, tuhaf bir çocuğun öldürme içgüdüsüyle önüne gelen saldırmasının anlatıldığı film hiç olmazsa ilkinde birkaç filmden birleştirme gibi de dursa yeni bir karakter kazandırmıştı türe. Önce ölü sanılan, daha doğduğu ilk andan itibaren tuhaf çocuk olduğu belli olan hayvanlarla alıştırma yaptıktan sonra hedefine insanları alan Kar Adam Yeti’miz dağ, otel derken hastanede dolaşıp kendine kurban arıyor.

Üçüncüsü çekilecek mi bilinmez ama “Şeytanın Oteli” tüm klişeleri kullanarak yarattığı gerilimine ortak arıyor ama girizgahtaki düstura sahip olmayanların zaman kaybetmemesinde fayda var…





Yarı ırkına düşman 400 yıllık bir ruh…


2000 yılında yapılan animesiyle büyük beğeni toplayan, ülkemizde dvdsi çıkmış birkaç animeden biri olan “Blood: The Last Vampire” 9 yıl sonra bu kez ete kemiğe bürünmüş halde beyazperde de. Hemde oyuncusundan yapımcısına kadar bol uluslu bir ekip tarafından arzı endam halinde. Halihazırda zaten başarılı bir animeyi uyarlamanın faydası nedir demek lazım öncelikle. Çizgi romanların uyarlanmasına alıştık, oyunlarında ama zaten iyi örneklerinin filmden daha çok film olduğu, çizgi film havasının hissedilmediği animelerin uyarlanması daha en baştan gereksiz bir çaba gibi. Zira çoğu Japon animesinin gerçek dışılığı çok iyi kullanmasını da bunu eklersek, aynı havayı yakalaması zor gibi görünüyor mantıkta…

Yeniden çevrim bu zorluğun farkında olarak atıyor tüm adımlarını. Animedeki malzemeyi işleyerek daha da derinleştirerek bunun bir nebze de olsa önüne geçiyor. Özellikle grafik şiddet sahnelerinde seyir zevkini yükselterek izleyicisini mest ediyor. Öyküsünü de sağlam kuruyor ki sadece o sahnelerden ibaret olarak kalınmasın, o şekilde anılmasın…

16 yaşındaki güzel kız Saya’nın dış görünüşünün altında yatan 400 yıllık ruhunun mücadelesi ve bir intikam, bir kan savaşı “Son Vampir”… İnsan ırkından bir baba ile vampir annenin kızı olarak yüzyıllarını samuray tekniklerini kullanarak vampirleri dünyadan temizliyor. Çalıştığı gizli örgüt tarafından Tokyo merkezinde bir Amerikan üssüne gönderilmesiyle başlar Saya’nın öyküsü…

1970 yılında geçen öykünün Metro sahnesi ile yapılan açılışı Saya’nın yeteneklerini bize gösterir ilk elden. Sonrasında gelen temizlik ekibi ve siyah gözlüklü adamlarla her şeyin ortasında kalmış yalnız bir ruh görürüz… Yarı ırklarının toplamından yeni bir ırkta olmaz, yeni bir hayat da doğmaz. Bildiğimiz yalnız kovboydur Saya… Hatta yalnız samuray…

Tokyo’da olmak ona yeni bir fırsat da getirir. Vampirlerin şeytani atası Onigen’le karşılaşmak ve onu yenmek için tek şansdır ve elbette işe koyulur… Bu süreçte bir de arkadaşlık kurar. Hem de ilk kez bir insanla… Üssün generalinin kızı Alice ile koyuldukları yol sonunda Onigen’le beklenen karşılaşmalarına kadar gidecektir.

Animeden alınan metnin üzerine bir şeyler ekleyerek derinleştiren “Blood” sıkmadan bol kavga dövüş ve güzel bir grafik şiddetle fantastik dünyayı da iyi betimleyen, finalini de o yönünü kullanarak atan bir film olarak keyifle izleniyor elbette. Aksiyon izleyicelerini bolca memnun edecektir pek yeni bir şey sunmasa da.

Son dönemde alışık olduğumuz yarı ırk ve insanların yanında yer alan vampir öyküleri dolayısıyla pek bildik bir görüntü çizen “Son Vampir”in en kötü yanı ise insanın bu derece yüceltilmesi oluyor çoğu zaman. Oysa iyi bir başlangıç yapılıyor okul konuşması sahnesiyle. Saya’nın “Tanrı, sorumsuz baba” cümlesiyle derinleşme fırsatı da yakalansa da heba olup gidiyor. Animesinde son derece karizmatik ve özgün bir karakter olan Saya biraz tek boyutlu ve sıradan hale geliyor maalesef. Zira serde insanı yüceltme çabası olunca yapacak bir şey yok. Son dönemde insanlığın hizmetinde olan tuhaf yaratıklar filmlerinin sayısı artınca da Saya’nın kazanmaktan başka çaresi kalmıyor…

Luc Besson senaryosu ve yapımcılığında Jet Li filmi “Kiss of The Dragon” ile 2001’de ilk filmini yöneten, 4 yıl sonra çok satar roman uyarlaması “Kurtlar İmparatorluğu” ile aksiyon konusunda sınıfı geçen Chris Nahon’un yönettiği film çok uluslu ekibiyle göze çarpıyor demiştik. 3 ülkenin ortak yapımcılığının yanı sıra oyuncularının milliyetleri sebebiyle de Birleşmiş Milletler görünümündeki künye perdeye de olumlu yansıyor. Zaman ve mekanın sağlaması konusunda doğrulama sağlayan film gücünü de elbette başkarakteri Saya’yı ete kemiğe büründüren Gianna Jun’dan alıyor.

Daha fazlası için animesine yönlenilmesi gereken “Son Vampir”, aksiyon severleri dört gözle bekliyor… Oldukça estetik sahnelere ek olarak “Requem for a dream” müzikleriyle her daim sevgimizi kazanmış Clint Manseel tınıları da cabası…




Elden Ele İntiharlar

Yunanistan’da doğup, Almanya’da büyüyen Münih’te aldığı fotoğraf eğitiminden sonra Roger Corman’la çalışarak sinema kariyerine başlayan günümüzün önemli görüntü yönetmenlerinden Phedon Papamichael yönettiği üçüncü filmle karşımızda. 3:10 to Yuma, Pursuit of Happyness, Walk the Line, Sideways, The Weather Man, The Million Dollar Hotel, Identity filmlerinin görüntülerini borçlu olduğumuz Papamichael kırk sinema filmi, yüz reklam filmi ve müzik videosunda çalışmış olunca film direk ön plana çıkmış oluyor bir anda.


Henüz kariyerinin başında iken 1992’de Tv filmi “Sketch Artist” ile yönetmenliği deneyen Papamichael, iki yıl sonra yine gerilim filmi olan “Dark Side of Genius”u çekip iki filminde başarısızlığı sonrası Görüntü Yönetmenliği’nde kariyer edindi. Ki 1998’de “Patch Adams”la başlayan yükselişi bugüne kadar sürdü. “3:10 to Yuma” sonrası her şey tamam bir tek yönetmenlik kariyerim zayıf demiş olacak ki 14 yıl sonra yeniden yönetmenlik koltuğuna oturmuş durumda. Bu sefer arayı o kadar uzatmaya da niyeti yok üstelik. Post prodüksiyon aşamasındaki “Arcadia Lost” ile drama dönerken, senaryosunu da yazdığı “Whirr” ile komediye de el atacak.

Papamichael küçük bütçeli hafiften bağımsız bir korku filmi seçmiş kendine. Büyük isimlere yer vermeden iddadan uzak kendi halinde bir film olarak görünüyor ilk anda da. Amerika’da düzenlen “After Dark Horrorfest III” kapsamında gösterilen 8 filmden biri olarak kendisine dağıtım ağı aramıştı. Ülkemizde bu festivalde yer alan filmlerin gösterime girme sayısı artıyorken, “İçten Gelen” festivalden gösterime giren üçüncü film konumunda aynı zamanda.

İkinci senaryosunu yazmış olan Brad Keene’in hikayesini görüntülendiren bu kez yönetmenin birçok kez birlikte çalıştığı Işık Teknisyeni Rafael E. Sánchez. Oyuncu kadrosunda da yıldız olmamış ama tanınmış olan yüzler yer alıyor. Ki tanınmışlıkları da dizilerden… “Terminator: The Sarah Connor Chronicles” dizisiyle parlayan Thomas Dekker ve Elizabeth Rice’ın ağırlığında ilerleyen film genç oyuncularından besleniyor… Kadronun en ilginç isminin Jason Cooper olduğunu belirtmekte fayda var. “The Cure” gitaristi Cooper filmin müziklerinden sorumlu ve o da ilk denemesinde…

Küçük sakin bir kasabada genç bir çiftin intiharı ile başlayan film, başka insanların da zincirleme intiharlarıyla yönünü direk belli ediyor. Tipik bir küçük kasabada karmaşa, karmaşaya neden olan günah keçisi arayışıyla sürüyor. Alışık olduğumuz şekilde vaizin oğlu ile arkadaşlık eden Lindsay ile ateist aileden gelen Aiden’ın arkadaşlığı, Aiden’ın annesinin cadı olduğuna inanılıp infaz edilmiş olması ile de işin içine cadılık sosu katılmış oluyor. Konusu klişelerle dolu filmin izlemeye değer tek yanı ise yönetmenin tercihleri oluyor. Bir idam mahkumunun elden ele ruhunu geçirdiği Wes Craven filmi “Shocker”daki gibi bu kez intiharlar için ruh beden değiştiriyor. Kasabalının paniği arasında her şey iki arkadaşta düğümleniyor.

İzleyicinin özdeşleştiği Lindsay ile Aiden’ın arasında geçen her an ile gerilimi tırmandımaya çalışan, korku anını tek bir sahneye veya birkaç parlamaya bırakmayan Papamichael ucuz ve kanla dolu klişe sahneler yerine başından sonuna dek süren bir gerilimi hedeflemiş ve bunu başarmış. Görüntü Yönetmenliğinden gelmesinin avantajı ile filmin atmosferini de gerilimi besleyen tonlarla aktarıyor.

Başından sonuna kadar gerilimin sürdüğü ama izleyicinin yeni bir şey göremeyeceği “İçten Gelen” başroldeki genç oyuncularının başarısı ve atmosfere hizmet eden görüntüleriyle başarılı olsa da orta karar bir gerilim olmaktan kurtulamıyor…


Sonu gelmeyen duraklar

2000 yılında sessiz sedasız çıkıp gelen ve kısa zamanda fenomene dönüşen “Son Durak” serisine dördüncü film bu kez üçüncü boyut sosuyla geldi. Uçak kazasından kurtulan gençlerin aynı sırayla teker teker ölmesini anlatan, her daim kaderin yazgının galibiyetiyle sonuçlanan film kısa sürede gençlerin favorisi olmuş kendi fanatiklerini yaratmıştı. Filmin yönetmeni James Wong’da bu durumdan nasibini aldı.

Zincirleme trafik kazası ile başlayan ikinci film ise 2003 yılında çıkagelen aynı formülü uygulayan ikinci Son Durak olmuştu. Bu kez yönetmen koltuğuna David R. Ellis geçmiş, yeni kaza biçimleri dışında hiçbir farklılık içermediği için pek de tutmamıştı.

2006’da ise serinin üç yılda bir yenilenme kuralı ortaya çıktı belki de. Üçer yıl arayla gelen devam filmlerinden “Son Durak 3” ilk filmin yönetmeni James Wong’un tekrar işbaşı yapmasıyla oynamıştı kozunu. Bu kez kazaların merkezi lunapark idi. Ortaya çıkan sonuç ise serinin en kötü filmi etiketiyle sonuçlanmaktan öteye gidememişti.

Tesadüfi midir bilinmez yeni bir üç yıl sonrası “Son Durak 4” bu kez ikinci filmin yönetmeni Ellis’in devraldığı görevle serinin şimdilik son filmi. Seriye üçüncü boyut kazandırılmasının faydaları daha fazla göze çarpıyor bu kez. İlk üç filmden bu yana değişen hiçbir şey yok elbette. Aynı bildik hikaye, aynı sıralı ölümler beklenmedik son dakika süprizleri, azrailin rüzgarla gelmesi… Ve hayli formüle ve göstere göstere gelen kazalar da cabası.

Bu kez her şeyi tetikleyen iki çiftimizin araba yarışı izlemesi oluyor. Her zamanki gibi çiftlerimizin biri hayli sevimliyken, diğer çift sevimsiz ve cansız… Beklenen kaza gerçekleşiyor, arkasından gelen Azrail’den kaçış da öyle. Kazadan kurtulanların derin oh çekmesi de beklediklerimizden. Bizim gibi ilk üç filmi izlemediklerinden durumun farkına geç varıyorlar. Ve adamımızın görüntüler yardımıyla sıranın kimde olduğunu ve ölümlerin nasıl geldiğini anlamaya, her şeyin önüne geçmeye çalışıyor…

Eldeki toplam dört filmde konu olarak hala bir adım öteye geçilmemesi hayli tuhaf. Bunca film sonrasında şu rüzgarlarla gelen sıranın devam etmesini sağlayan şeyi az da olsa ucundan azıcık görebilseydik keşke. Hiç değilse finalinde elinde orak siyahlı biri göz kırpsaydı. Bilinmeyen, görülmeyen bir güç tamam güzel, kadere inananlar için biçilmiş kaftan ama aynı şeyi dört kez yemek de biraz sınırları zorluyor nihayetinde. İlk filmle atılmış iyi bir adım varken bunu ilerletmek yerine daha geriye götürme mantığı da pek yakışmıyor bu seriye. Kazalar değişir, kurbanlar değişir ama kader değişmez, her şey olacağına varır deyip işin içinden kurtulmak dördüncü filme gelinirken biraz ucuz kaçıyor gibi.

En büyük artısı üç boyut olan film bu sayede kazaları daha afili gösteriyor, her şeyin daha fazla içinde olabiliyor seyirci… Anlaşılan bu 3D furyası en çok animasyonlarla korku filmlerinin işine yarayacak. Bu gidişle üzerimize daha çok kan bulaşacak.

Herhangi bir tempo sorununa düşmeksizin keyifle izlenen film, beklentilerin altında kalmayarak seri içinde ilk filme yaklaşan ilk örnek denebilir. İzleyeni memnun eden bolca eğlendiren film, kader kısmet işlerine meraklı izleyicilerini de salonlara çağırırken, serinin neden tuttuğu ve devamının geleceğine dair son sözü filmin yönetmeni Ellis söylüyor…

“Bazen seyirciyi yanlış yönlendiriyoruz. Bunlar filmlerimizin eğlence ve heyecanını daha da arttırıyor. Serinin meraklılarının sevdiği şeyler işte bu sürpriz öğeler; ve serinin bu kadar tutmasının nedenlerinden biri de bu”.


Latince Dünya’da İnsanca Hırslar…

Sinemada üçüncü boyutun keşfi ve sürekli örneklendirilmesi hiç şüphesiz animasyonlara katkı sağlamış durumda. Şu ana dek 3D örneklerinin genellikle alışık olmadığımız dünyaları göstermesi de işin en besleyici yönü. Bu sayede izleyicisine inandırma sorunu yaşatmayan filmler keyifle izlenir hale geliyor. Ve elbette bunun kaymağını yarattıkları fantastik dünyanın albenisini çoğaltarak yiyorlar. “Battle For Terra”da bu duruma denk gelen filmlerden… Yoksa öyle üç boyuttan fazlaca beslenmişliği, olmazsa olmaz bir durumu yok.
2003’de “Terra” adlı 7 dakikalık kısa filmiyle 2 ödül birden kapan, Mala ile babasının öyküsünü anlatan Aristomenis Tsirbas bu kez malzemeyi genişletmesi için Evan Spiliotopoulos’a emanet etmiş. 7 dakikalık kısa filme akla düşen öykü de biraz çocuklardan fazla büyüklere hitap eden alt metinlerle donatılarak karşımıza gelmiş. Elbette alt metinlerdeki siyasi ve çevreci mesajlar sonunda daha evrensel bir mesajla bitiyor. Ama filmin asıl özelliği de verdiği küçük mesajlarda saklı. Ön plana çıkan barış mesajı gibi görünse de üstelik…
Bunca ideolojik mesaj içeren filmin tanıtımının tuhaflığına da iki satır değinmek lazım. Filmin afişlerinde en tepede iki ismi görmek hayli tuhaf kaçıyor. Türkçe seslendirmeyi yapan iki oyuncunun isminin bu kadar ön planda tutularak filmin pazarlanması pek iç acı olmayan yanlışlardan biri.
Kültür sanata düşkün bir ırkın huzur içinde yaşadığı gezegene uzaydan dev bir gemi ve ardından istila girişimleriyle başlıyor Terra. Alışık olduğumuz bilim kurguların aksine işgal eden kendi gezegeninin kaynaklarını çoktan tüketmiş olan insan ırkı oluyor. Öyle bir işgal ki, Amerika’nın Kızılderili işgalini hatırlatır ve vurgulatır halde… Bu vurgu ile başlayanlar ile altta bir çok siyasi ve politik mesaj geçip gidiyor.
Geçen yıl hayran kaldığımız Wall.e ile insanın yıllar sonra ne kadar pasifleşeceğini gördükten sonra Terra gezegeninin sonunun da hayra alamet olmayacağı belli oluyor. Terra halkı dev aracı ve işgali ise farklı karşılıyor. Gemiler halkı araçlarına ışınlarken hepsi Tanrı’ya ulaşma ümidiyle kollarını açıp beklemeye başlıyor “Beni al” cümlesiyle… Huzur içinde yaşayan ırka, insanoğlu sorgusuz sualsiz saldırıyor ve bu uğurda da oldukça kararlı. Kendi kaynaklarını kaybettikten sonra kendine yaşayacak gezegen ararken önüne çıkan fırsatı değerlendirme arayışı mevcut nihayetinde. Terra gezegeni iyi güzelde insan için gerekli oksijene sahip değil. Bunun için pek de inandırıcı olmayan bir aletle yaratılmak istenen de bir çözüm var…
Gezegen işgali konusunda hikayeyi ters yüz ederek başlayan “Terra’yı Kurtarmak” tüm alt metinleri bir yana hayli klişe karakterlerle işliyor öyküsünü. Her animasyon filminde olduğu üzere ana karakterimiz yine bir farklı düşünen. Hali hazırda animasyonlar ya türünün son örneği yaratıklar, ya sorgulayıcı yaratıklar ya da mucit karakterler üzerinden işliyor. Bu gelenek de Mala karakteri ile bozulmamış oluyor. Mucit dişi Mala işgalcilerin babasını kaçırması üzerine harekete geçiyor. Olayları çözmeye kararlı Mala aracına atlayıp peşlerinden giderken düşmesine neden olduğu aracın pilotu Jim’i kurtarıp evine getiriyor. İyi insan kadrosunu Jim doldururken, sevimli yan karakter kadrosu ise onun robotu Giddy ile dolmuş oluyor.
Sonrası olayları çözmeye niyetli Mala’nın tanımadığı ırkla yüzleşmesi, babasını ve gezegenini kurtarma girişimleri arasında karşılıklı tanışması oluyor ki, filmin kötü adam kadrosu da bu sırada doluyor. Zalim insan modelindeki General Hemmer bir an önce gezegeni ele geçirmek isterken, güvendiği kahraman Jim ise karşı tarafı tanımış olmanın verdiği güvenle barışın olabileceğine inananlardan. Bu inancı kendi ırkından kimse desteklemeyince de bir anlamda işe koyuluyor. Karşılıklı savaş halleri için bilgi toplama sürecinden sonra kaçınılmaz olan oluyor ve biraz “Indipendence Day” vari bir kendini feda edişle beklenen barış sağlanmış oluyor.
Adını Latince’de Dünya anlamına gelen “Terra” isminden falan film, gezegenler arası bir iç savaşla kendi dünyasını yok etmekle kalmayıp sömürge haline getirdiği Venüs ve Mars’ı da imha eden insanoğlu’nu anlatmasıyla ön plana çıkıyor. Yönetmen Tsirbas bu durumu şu sözlerle açıklıyor: “Filmde insanların dünyamızı terk etmek zorunda kalmasının sebeplerinden birisi, doğal kaynaklarını tüketmiş olmalarıdır. Filmin izleyici kitlesinin büyük kısmının çocuklar olacağını düşünerek ‘çevreyi koruma’ düşüncesinin öyküde yer alması çok önemliydi. Gelecek kuşaklarımıza çoğu insanlardan kaynaklanan tehlikeli çevresel değişikliklerle dolu bir dünya bırakıyoruz. Üstelik tehlike giderek artıyor ve bu gerçeği dünyanın en saygın bilim adamları kabul ediyor. Bu açıdan bakarsak, bu filmin en kötü gelecek senaryosunu sunduğunu söyleyebilirim. Dünyamız öylesine büyük bir çevre felaketine uğramıştır ki, insanlar artık evrenin başka yerlerinde yuva aramak zorunda kalmışlardır.”Kötü gelecek senaryoları hızla resmedilip, filmleşmeye devam ederken Dünya’mızı koruyalım huzur ve barış içinde yaşayalım mesajları arasında bir parça sıkışıp kalan “Terra’yı Kurtarmak” pembe mesajı ile orta karar bir deneme olarak kalıyor ama yine de akılda kalan alt metindeki ideolojileri ile bir parça parladığını belirtmeden geçmemeli… Yönetmenin belirttiği gibi aile filmi olmak yerine bu mesajlarının üzerine gitseydi ne olacağını düşünmek ise kaçırılmış fırsat olsa gerek…


İlişkilere Dair Kodlamalar…

Daha 6 yaşında başlar her şey… Salıncakta sallanırken, ya da tahteravalli’de kodlamalar girer devreye… “Çok aptalsın, aynı köpek kakası gibi” sözüyle karışık kodlamalar başlar… Ağlayan kız annesinin yanına gidip durumu anlattığında ise şifre çözülür… “Tatlım... Biliyor musun o küçük çocuk neden öyle şeyler yaptı ve o lafları söyledi? Çünkü senden hoşlanıyor.” İyi bir başlangıçla duruma dair tespitler ve ilk sözlerse gecikmiyor… Durum tespitini yapan ise kadınlar genelde… “Bunun ne demek olduğunu biliyor musun? Hepimiz özendirilmişiz, hayır, programlanmışız bir erkeğin ahmakça davrandığında bizden hoşlandığı anlamına geldiğine inanmaya.”
Daha girişte bir erkeğin, kadından çok hoşlanmasıyla baş edemeyince karşısındakini aşağılama yoluna gittiği tespiti ile başlıyoruz. Erkeklerin ne söyledikleriyle değil, ne söylemek istedikleriyle ilgilenen film, bu konuda her ayrıntıdan jestten ve mimikten faydalanıyor ama aynı anda birkaç ilişkiye odaklanarak geniş çaplı bir söylemde de bulunmuş oluyor.
“Sex and the City”nin yazarları Greg Behrendt ve Liz Tuccillo’nun büyük beğeni toplayan en çok satan kitabına dayanan “He’s Just Not That Into You” birbiriyle bağlantısız, 20’li 30’lu yaşlarında Baltimore’lu bir grup insanı konu alıyor. Bu insanlar ilişkilerinde evliliğe doğru yürürken bir yandan da karşı cinsin işaretlerini okumaya çalışıp, bir yandan da “İstisna yoktur” sözüne istisna olmaya çalışıyorlar.
Söz konusu çok satar kitabı filme dönüştürenler de “Never Been Kissed”dan tanıdığımız ikili Abby Kohn ve Marc Silverstein. Yönetmen koltuğundaki isimse daha çok televizyon çalışmalarıyla bildiğimiz Ken Kwapis. En son “Çık Aramızdan” ile karşımıza çıkan yönetmen, evlenmek üzere olan bir çiftin rahipleri tarafından sorgulanmasını anlatmıştı. Kwapis’in en çok ses getiren filminin “Sexual Life” olduğunu da eklersek karşı cins ilişkileri üzerine gösterecekleri bitmemiş anlaşılan. Kwapis’in film için doğru isim olduğu notunu da eklemeli…
Hiç telefonun yanında oturup, bir erkeğin arayacağını söylediği halde neden aramadığını merak ettiniz mi; ya da bir kadının artık neden sizinle yatmak istemediğini; ya da ilişkinizin neden daha ileriye gitmiyor olduğunu… belki de size o kadar da ilgi duymuyordur. “Bu, bir dizinin tek satırlık diyaloğundan esinlenilerek yapılmış ilk film olabilir” diyor yönetmen Ken Kwapis.
Cümleyi en-çok-satan bir kitaba dönüştürmekle kalmayıp, ilişkiler konusunda başarısız olanlar için bir de sohbet programı sunan Behrendt, “Bu dünyaya, ilişkiler üzerine bir kitap yazma umuduyla gelmedim” dedikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: “Her şey bir öğle yemeği sırasında birine öylesine yaptığım bir yorumla başladı. Bir kadına, eğer bir erkek onu aramıyorsa bunun en mantıklı nedeninin onu beğenmemesi olduğunu söyledim”.
Yapımcı Nancy Juvonen ise şu açıklamaları yapıyor: “‘Sex and the City’nin o bölümünü gerçekten çok sevmiştim. Sonradan kitap elime geçti. Buluşmalar ve ilişkiler konusunda gerçekçi olma düşüncesini ve hakikaten istediğimiz bir telefonu ya da buluşma teklifini almadığımızda kendimiz ya da birbirimiz için uydurduğumuz tüm o hayal ürünü şeyleri kendime çok uygun buldum”.
Herkesin kendi ilişkilerinden bir şeyler bulacağı ve üzerine beyin cimnastiği yapıp, bulmaca çözeceği filmin temeli böyle atılmış. Filmde karşımıza çıkan ilişkiler de bize ayna tutmak amacıyla anlatılıyor zaten. Evli bir adamın market sırasında tanıştığı kadınla yaşadıklarından, evlenmek üzere olan çiftimize kadar hepsi günlük hayatta yanı başımızda yaşanan milyonlarca örnekten biri… Tüm bu örnekleri işlerken filmin başarısı ayrıntıları iyi analiz etmesinde saklı…
Filmin merkez karakteri Gigi olarak seçilmiş ve çok doğru bir seçim olmuş. Sıradan bir kadın olan Gigi’nin ne kadar çabalarsa çabalasın aradığı aşkı bulamamasının yanında ona akıl veren (daha çok taktik de denebilir) Alex konunun tüm mantığını ve örnekleri birlikte deşifre ediyorlar. İç içe geçen ilişkiler yumağında hem iyi oyuncular hem de onları orkestra gibi yönetmek söz konusu olunca keyifle izlenen bir film çıkıyor karşımıza.
Kendi içinde bölümlere de ayrılan film birçok kilometre taşını irdeliyor kendince. Seni aramıyorsa, Beğendiğin kişi seninle yatmıyorsa, seninle evlenmiyorsa, sevgilin başka biriyle yatıyorsa ve ilgisinin ölçüsü başlıklarında sıkmadan irdeleniyor her şey. Aldatma sırasında kızdıran şeyin başkasıyla yatmak yerine sigara yalanı olması ne kadar iyiyse, evlenme konusundaki öykünün klişe bitişi o kadar kötü. Ama tüm bu irdelemeler elbette bir kavramı çıkarıyor izleyicisinin karşısına: “Umut”
Günümüz ilişkilerinin artık çok hızlı yaşandığı, sosyal ağ sitelerinde yapılan değişikliklerle yürümesi üzerine söylenen şu söze katılmamak elde değil elbette… “İşler değişti. Artık insanlar fiziksel olarak buluşmuyorlar. Karşı cinse daha cazip görünmek istiyorsam, gidip saç modelimi değiştirmek yerine internetteki profilimi güncelliyorum. Artık işler böyle yürüyor.” Bunun gibi birçok tespitin yer aldığı film, eninde sonunda da işi hayat arkadaşı seçimlerine getirip pembe mesajıyla işi noktalıyor. Bu arada dipnot olarak onca güzel oyuncunun filmde kötü kostümlerle sıradan görünmesini de eklemek lazım. Özellikle S. Johansson giydiği kıyafetler ve kot pantolonuyla feci görünüyor… Yıldızlarını sıradanlaştırmak adına yapılan seçim “Sex and the City” kadınlarının tam zıttı bir görüntü oluşturmuş.Erkek dediğin 7’sinde neyse 77’sinde de odur diyerek başlayan film iç içe işlediği dokuz ilişki sonrasında en bahtsız karakteri Gigi’ye istediğini verirken perdeden izleyicisine mesajını verip, göz kırpıyor… Her zaman umut vardır…

Cennet Tatile, Cehennem Konuklar…


Amerikan sineması korku filmlerinde eski çevrimlere yönelip, klasikleri bozarak yeniden seyircinin önüne getirirken konu sıkıntısı çekmekte bolca… Bu sıkıntının yaşandığı o kadar belli ki uzakdoğudaki yankı uyandıran gerilimleri yönetmeniyle birlikte transfer etmekten kaçınmıyor. Klasik bir rakamı tutturan yanıltmayan korku seyircinin gönlünü fethetmek adına tutan işleri de serileştirip bıktırana kadar izletiyor. Son dönemin en yaygın eğilimi özellikle “Testere” ve “Otel” serileriyle birlikte bolca kan iken, kıtanın diğer tarafında ise işler başka türlü yürüyor.
Fransız sineması “Yüksek Tansiyon”, “İçerde” ve “Sınırda” ile şiddetin dozunu Otel’den bir adım götürmek isterken, İspanyol sineması “Yetimhane” ile hanesine yıldızları ekliyor. Bu ataklılığa yeni eklenen ülke ise İngiltere… Geçtiğimiz aylarda vizyona giren “Kapan” ile otoyol gerilimi eksiğini dolduran İngiliz sineması bu kez başka bir türe yeni bir örnek getiriyor. Hem de son zamanların moda deyişiyle yeni açılımlar ekleyerek…
2008 yılının en başarılı korku filmi etiketli film, hali hazırda 4 ödülü ile kendisinden önce adını etrafa yayanlardan… Bu derece göklere çıkarılan filmin biraz da geç de olsa gösterime girmesi ise korku severleri sevindirecek olaylardan… Filmin klasik ormanda geçen cennet gibi bir manzarada tekinsiz olayların patlak vermesiyle gelişen filmlere eklenen son halka gibi görünmesi ilk anda bu kadar abartılacak ne var canım yargısını getiriyor. İlk sahnede karakterleri görünce de neler olabileceğini tahmin eden çokbilmiş seyirci havasına girmeniz da olası. Ama “Kan Gölü” tüm bu bilmiş havasıyla izleyicisini şaşırtmayı becermesinden alıyor tüm gücünü…
Daha ilk sahneden romantik çiftimizin arabayı ormana sürüşünden belli gibi her şey aslında… İki sevgili romantik bir tatil için ormanlık alana kamp yapmaya giderse ne olur diye sorulsa, korku filminde olacaklar baştan belli… Neler olmaz ki… Olabileceklerin uzun bir listesi bile yapılabilir… Son dönemde alışık olduğumuz şekilde doğaüstü güçler, yaratıklar veya tuhaf katiller caniler yok bu kez arka planda… Tamamen insan faktörü ile, hem de olabildiğince sıradan insan faktörü ile ilerliyor film. Üç beş serserinin ormanda yarattığı gerilim filmlerini andırıyor. 70’li yılların klasiklerinden bolca beslenerek üstelik… Örneğin “Deliverance” ve geçtiğimiz aylarda yeniden çevrimini izlediğimiz “Soldaki Son Ev”den… Herşeyi tetikleyen b